Çocukluğumun en renkli anılarının adresi Kavaklar
Caddesi, Emekçi Sokak, Safa Apartmanı 1 numaralı dairesiydi.
Öğleden sonraları apartmanımızın merdivenlerinde
poğaça, kek kokardı. Her dairede en az üç çocuk vardı.
Öğleden sonraları biz ortasında dut ağacı olan küçük bahçeye,
annelerimiz gün sırası kimdeyse oraya. Her gün toplanırdı
bizim apartman halkı. Bir numarada biz oturuyorduk.
İki numarada Hacer Teyzeler, üç numarada Rabia Teyzeler.
İkinci katta sırasıyla Uzun Ayşe Teyzeler, Zübeyde Ablalar,
Özkan Abiler, üçüncü katta Havva Teyzeler, İzmirli Bankacı
Amcalar, depremde hayatlarını kaybeden Dilek Teyzeler…
Küçük bahçede oyun oynarken biraz sesimiz yükselse,
apartmanımıza nerdeyse bitişik iki katlı müstakil evin
üst katındaki yeşil panjur açılır, Fikriye Teyze bütün heybetiyle
seslenirdi; “gürültü yapmayın!”. Bu seste ve ifade
de anlayamadığım daha önce apartman halkından duymadığım
tatlı, buruk bir ifade vardı. Tek kız çocuğu ve en
küçükleri ben olduğum için abimler, arkadaşları Serkan
Abi, Özkan Abi, Fatih Abi, bitişiklerindeki Merve apartmanının
giriş katında oturan Gülizar Teyzenin oğulları Recep Abi
ve Mehmet Ali Abi. Hepsi kaçışırlar, apartmanın kömürlüklerine
saklanırlardı. Ben ortada öylece kalakalırdım. “Söyle
onlara Elif! İnersem toplarını ellerinden alırım.” Fikriye teyze
çocuklar arasında bir efsaneydi. Kimseyi dövmemiş incitmemişti
ama biz hepimiz ondan çekinirdik. Tek muhatabı
biz çocuklardık. Apartman halkından kimseyle muhatap
olmaz. Selamlaşmaz, gözlerini kaçırırdı. Önce eşini, daha
sonra gencecik evladını kaybettikten sonra tek teselli kaynağı
olan bahçesi; parsellenmiş, bir müteahhide verilmiş ve
iki blok apartman yapılmış. O nedenle apartman halkından
kimseyle konuşmuyor. Çok gürültü yaptıkları zaman sadece
çocuklara bağırıyordu. Fikriye Hanım Teyzeyi evinin ikinci
katında, arka pencerede görünce ödüm kopuyor, abimler
kömürlüklerden çıkmadan ben evimize kaçıyordum.
Öğleden sonraları evlerinde kimseyi bulamayan çocuklar
için adet kapı önlerindeki ayakkabılara bakmaktı.
Kimin evinin önünde ayakkabı varsa...
Ayakkabılar en çok hangi kapı önünde kümelenmişse o
gün orada oturuluyor demekti. İki nolu daire Yavuz Abilerin
eviydi. Kalabalık, eğlenceli bir evdi. İki abla, iki abi ve Yavuz
Abi. Kısa süre önce babalarını kaybetmişlerdi. Çok hüzünlü
günler yaşanmıştı ama bahar mevsimi ile birlikte apartmanımız
biraz daha normalleşmişti. Üç numarada oturan
Fatih Abinin iki ablası vardı. Söylenenlere göre onların
annesi de yıllar önce ağır bir hastalık geçirmiş, vefat etmiş.
Babaları Fatih Abinin annesi Rabia Teyzeyle evlenmiş. Bu
apartmanda her evde bir hikaye vardı. Fikriye Teyzenin hışmından
kaçıp hangi dairede toplanılmışsa o kapıyı çalıp
teyzelerin, ablaların arasına karışıyordum. Herkesin yüksek
sesle konuştuğu kalabalık bir ortam. İki numaradan Zahide
ve Mahibe Abla, üç numaradan da Halide ve Müfide Abla
üst kattan Ayten Abla annelerinin konuştuklarını neredeyse
ortak bir noktada buluşturuyor, arada tercümanlık yapıyorlardı.
Hacer Teyzeler Sivas’tan, Sarıçicek yaylasından bahsediyorlar;
Rabia Teyze Trabzon’daki köyünden, Sultanmurad
yaylasındaki çürükortası kutlamalarından, dağların sisinden,
dumanından dem vuruyorlardı.
Memnundu herkes birbirinden...
Komşularımızın bir kısmı lazdı, bir kısmı kürt. Kimse kimseyi
açık seçik anlayamasa bile komşuluklarından memnundular.
Koşarak geldiğimi görünce, Fikriye Teyzenin yine panjuru
açıp oynayan çocuklara kızdığını anladılar. Uzun Ayşe
Teyze oradakilere Fikriye Teyzenin aslında iyi bir kadın olduğundan
bahsetti. Çok genç yaşta kocasını ardından tek
oğlunu kaybedince hayata küsmüş, tek oyalandığı meşgalesi
olan bahçesinin de varisler tarafından parsellenip satılması,
iki blok apartmanın dikilmesi onu tamamen çekilmez
bir insan yapmıştı. Daha pek çok şeyler anlattı Uzun Ayşe
Teyze. Bizim apartmanda anneler bir araya geldi mi çoğu
zaman kızlar –her evde iki üç genç kız vardı çünkü- da bir
araya geliyorlardı. Ortam her zaman eğlenceliydi. Ablaların
çantalarında rengarenk kumaşlar, ipler, bez parçaları olurdu.
Annemin çantasından çıkan en çok sevdiğim oyuncaklarım
oya ile mine bebeğe mutlaka yeni bir şeyler dikilirdi. Yünlü
bir kumaş parçasından yelek, saten ve dantel parçalarından
şık bir bluz veya uzun kabarık bir etek…
Safa apartmanındaki her yeni gün biz çocuklara yeni
bir öykü demekti. Annem apartman sakinlerinden duyduğu
her yeni şeyi o akşam bize hikâyeleştiriyordu. Her tepesine
çıktığında yeni tepelerin ortaya çıktığı yemyeşil yaylalar,
koyun sürüleri, inekler sis duman hikâyeleri… O evdeki
aileler farklı şehirlerden farklı kültürlerden gelmişti fakat
biz çocuklar hepimiz aynı hassasiyetle yetiştirildik. Kömürlük
katında mescide çevrilmiş bir yer vardı. Orada biz çocuklar
Kuran öğreniyorduk, apartmandaki genç kızlar dikiş öğreniyorlardı.
Annem de bazı günler orada konuşuyordu. Safa
apartmanının mescidi mahallede ün saldı. Önce apartmanımıza
Cuma pazarı yönüne bitişik küçük evde yaşayan
yazmacı Eminanım Teyze, sonra yolun karşısındaki balıkçı
Kemal Amcanın karısı Fethiye Teyze, kızları gelmeye başladılar.
Mescid günleri şenlikli olmaya başlamıştı. Receb Abinin
annesi Gülizar Teyze mescidin temizliğinden sorumluydu.
Kimse onu görevlendirmemişti. Ama bu işten keyif alıyordu.
Mescid günleri...
Bitişikteki Merve apartmanının bütün sakinleri de gelmeye
başladılar. En üst kattaki Macide Teyze, karşısındaki
Zehra Teyze –benim doğumumla her gün gelip beni yıkamış
annem öyle anlatırdı- diğer bütün sakinleri mescid günlerimize
katılıyorlardı.
Biz çocukları kontrol edebilmek için en öne oturtuyorlardı.
Orada biz çocuklaraydı güya anlatılanlar ama “kızım
sana söylüyorum gelinim sen anla” denir ya. Bütün katılanlar
her şeyi öğreniyorlardı. Görgü kurallarından tutun da birlikte
yaşama kültürüne kadar. Hepimiz orda öğrendik Ebu Zer’i,
Musab’ı, Ammar’ı, Ümmü Süleym’i, Peygamberimizin inceliğini,
kibarlığını…
Bugün düşünüyorum da Safa apartmanında uzun yıllarımız
geçmiş gibi. Hesap ediyorum biz 1995 yılında başka
bir adresteydik. Demek ki topu topu 3.5 yıllık bir süre.
Sarsılmaz dostlukların kurulduğu, unutulmaz anların yaşandığı
Emekçi sokak maceramızın en özel kişisi Fikriye Hanım
Teyze bugün hala yaşıyor, çok yaşlı ve hasta. Zaman zaman
gidip onu ziyaret ediyoruz. Safa Apartmanının bütün çocuklarını
hatırlıyor, ayrı ayrı soruyor. Şimdi evli olanlara ulaştırmamız
için ufak tefek hediyeler sarıyor.Ve hep o günü hatırlıyoruz.
Fikriye Teyze'nin bir kandil gecesi mis gibi tereyağı
kokulu helva tenceresiyle mescide girip aramıza karışmasını.
Sertliğini muhafaza ederek “helva yaptım hepiniz buradasınız
diye, pay edin kızlar oni” deyip el örgüsü şalı omzunda,
yere yakın bir tabureye oturup anlatılanları dinlemesi
bir film karesi gibi biz çocukların hafızalarına yerleşmiş. Ne
zaman bir araya gelsek hatırlıyoruz. Muhti laz, ufak tefek, kırmızı
yanaklı bir kadın olan Fikriye Teyze çocuk belleklerimizin
en müstesna yerinde muhafaza edilmekte. Önünde rengarenk
ortanca saksıları olan, balkonunda envai tür açelya
yetişen yeşil panjurlu iki katlı bahçeli ev her Emekçi sokağına
gidişimizde biraz daha küçülmüş geliyor, ancak ona dair
anılarımız hala çok büyük!...
Hacer ÜNSAL GÜNDÜZ