20 Nisan 2014 Pazar

Erkeksen Öfkeni Yen!




Yirmi beş Kasım “Kadına karşı şiddetle mücadele günü”. Bu vesile ile “Kadına yönelik şiddet” çeşitli platformlarda gündeme getirildi. Dernek ve sosyal toplum kuruluşları bu günü atlamadılar. Hepsi kendi çaplarında şiddete karşı cümleler kurarak bu günü anımsadılar ve anımsattılar. Kitap almak üzere gittiğim avmnin duvarlarında kadına karşı şiddete dikkat çeken resim çalışmalarına rastladım. Sinema ve televizyon sektörünün en tanınmış kadın yüzlerinin şiddet karşısında verdikleri yüz ifadeleri fotoğraflanarak duvarlara asılmıştı.

Hiçbirisi gerçek bir acıyı anlatacak kabiliyette değildi doğrusu. Gerçekten korkan bir kadın nasıl bakar nasıl dizleri titrer nasıl ifadeleri çarpıklaşır göz bebekleri çaresizce karşısındaki zalimi nasıl büyütür ve devleştirir. Kendisini nasıl korur, nasıl sakınır en acıyan yerlerini elleriyle. Nasıl örter kollarıyla yüzünü. Morarmış gözlerinde nefret ve korku baş başa nasıl yarışır.

Hangi kapıyı çalacağını bilememek gidecek bir kapı bulamamak nasıl bir üzüntüdür. Ve bunların hepsinin sonucu neden suskunluktur? Her şeyi ısmarladıkları bir duaları var mıdır? İçin için ağladıkları odaları…

Bu konuyu en güzel dillendiren slogan “Erkeksen öfkeni yen” ironisi oldu. Bu ilginç cümleyle KADEM yirmi beş Kasımda sosyal medyada en çok konuşulan söylemin sahibi oldu. İlk duyduğumda öfkeyi kabartabilme ihtimalini yüksek bulup irkilmiştim. Fakat bu sözler çatışmacı bir söylem olarak değil göndermeci ve düşündürücü bir üslupla oluşturulmuş bir nakarattı. Feminist söylemden uzak duran derneğin konunun derinliğine atıfta bulunarak belirlediği sözler kısa zamanda sosyal medyada yayıldı ve en çok sarf edilen etiket oldu.

Erkeklik algısının yanlış bir şekilde kemikleştiği toplumuzda soruna erkeklik jargonu üzerinden bir tamlamayla dikkat çekti KADEM. Sadece erkek tarafına yüklendiğini düşünmeyelim. Kadın erkek herkese yapılmış bir çağrı bu aslında. Kadına yönelik şiddetin değil sadece erkek olsun kadın olsun kurum olsun otorite olsun her kimden olursa olsun şiddetin ve öfkenin dip kaynağına karşı duran bir söylem.

Sadece kadına değil, çocuğa , güçsüze kendinden olmayana, yoksula, yetime , herkese karşı şiddete hayır diyen bir manifesto. Mazlumlara karşı zalim olunmamasının asıl kahramanlık olduğunu vurgulayan bir tavır.

Hemen o günün akşamı KADEM basın camiasının sevilen sayılan yazarlıkta ve medyada belli kariyer edinmiş isimlerini Galata Kulesinde yemekte bir araya getirdi. Bu aynı zamanda KADEM’in basına kendisini anlatma fırsatıydı. Daha önce de güzel faaliyetler yaptıklarını o gece öğrenmiş olduk. Samimi sohbetlerin edildiği yemekte konuşan E. Sare Aydın Yılmaz batının domine ettiği kadın algısını onarmak, kadını batı kaynaklı litaretürün etkisinden çıkarmak ve doğru anlamını yaygınlaştırmak istediklerini söyledi. KADEM Yönetim Kurulu Başkanı Yard. Doç.

E. Sare Aydın kadın bakışıyla toplumda yer almak ve bu bakışı olgunlaştırmak istediklerini belirtti. Demokrasi söylemi üzerinden özgürlüklere daha kolay ulaşılacağını düşündükleri için bu kavramla yola çıktıklarını hatırlattı. KADEM’in Yönetim Kurulu Üyelerinden Sümeyye Erdoğan’da konuyla ilgili güzel bir konuşma yaptı. Köleliğin tarihe karışıp yok olması gibi bir gün kadına uygulanan şiddetin de gündemini yitireceğini umduğunu belirtti. Kadın sorunlarına kadın hakları değil insan hakları çerçevesinden baktıklarını söyledi.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakan yardımcısı Doç. Dr. Aşkın Asan gecenin renkli konuşmacılarından birisi oldu. Kadın sorunun tarihin en eski dönemlerinden bu yana var olduğunu kendine has üslubuyla anlattı. Sıcak konuşması sık sık gülüşmeler ve alkışlarla kesildi.



Görmekten mutluluk duyduğum birçok isim de oradaydı. Hümeyra Şahin, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Hilal Kaplan, Fatma Tuncer, Halime Kökçe, Elif Çakır, Semanur Sönmez Yaman, Ayşegül Yıldırım Kara, Meryem İlayda Atlas, Gülcan Tezcan, Emeti Saruhan, Saliha Erdim, Betül Bozdoğan, Özlem Topal, İnci Ertuğrul, Yıldız Ramazanoğlu, Mutlu Yüksel, Ayşe Böhürler, İsmihan Şimşek, Zeynep Bayramoğlu, Zeynep Türkoğlu, Emine Uçak Erdoğan, Kübra-Büşra Sönmezışık… ve daha kimler saymakla bitmez.

İstanbul’da otuzun üzerinde çeşitli söylemleri olan kadın dernekleri var. Kadınların STK’ lar vesilesiyle mobilize olmaları demokrasiyi güçlendirmesi açısından çok olumlu bir durum.

İçlerinde duruş olarak göze çarpan Kadem, birçoğumuzun hatırladığı gibi gezi olaylarında bir kınama yayınlamıştı. Tesettürlü olduğu için genç anneye yapılan haksız ve iğrenç saldırıya tepkisini vererek şiddeti lanetlemişti.

Amaçlarına göz atınca derneğin olumlu ve makul bir bilinçle oluştuğunu ve çalışmalar yürüttüğünü gözlemlemek zor değil. Ülkemizin ekonomik, sosyal ve siyasal gelişimi adına, kadınların birikimlerini, niteliklerini ve yeteneklerini verimli olarak kullanabilmeleri için, gerekli zeminlerin oluşturularak yaşamlarına katkı sağlamayı hedefleyen KADEM, aynı zamanda kadının ve ailenin statüsünün yükseltilmesi, kadına siyasal, sosyal, ekonomik alanlara katılım bilincinin aşılanması, kadın hakları ve fırsat eşitliği konusunda toplumda bilinçlendirmenin artırılması ve bu yönde manevi değerlere saygılı ortak bir bilinç ve kamuoyu oluşturulmasını kendisine düstur edinmiş.

Yine KADEM kadınların yaşama pozitif katılımını sağlayarak, demokratik haklarının bilincinde bireysel ve mesleki gelişimlerine yönelik projeler ve aktiviteler gerçekleştirerek; araştırma, inceleme ve yayın çalışmalarını teşvik etmeyi, yürütmeyi ve yaymayı amaçlıyor.

Yaşam boyu eğitimi teşvik eden, Kadın ve aileyle ilgili olarak hayatı anlamlandıran sağlık, hukuk, çevre, sanat, spor, medya, ahlaki değerler gibi her konuyu çalışma sahası içerisinde kabul eden çiçeği burnunda bir dernek. Örgütlü sivil toplumun; kadınların vatandaşlık hakları, insan hakları ve demokratik reformlarla ilgili çalışmalarını destekleyerek benzerlerinden farklı hareket eden bir oluşum. Yeterince temsil edilmeyen grupları aktif vatandaşlık hakları için desteklemek ve güçlendirmek vasıtası ile bu grupların örgütlü sivil toplumdaki katılım ve temsilini arttırmak gibi daha bir sürü güzel amacı var KADEM’in.

Bu amaçlar doğrultusunda farklı sahalarda çalışan ve farklı birikimlere sahip, toplumun önde gelen kadınlarından oluşan bir beyin takımı oluşturması sevindirici. Türkiye Kadınının öz değerlerini muhafaza ederek, ulusal ve uluslararası platformlarda dünya kadınları ile rekabet edecek düzeye getirmek, getireceği çözümlerle kadınımızın hayatını kolaylaştırmak ve zenginleştirmek istemesi ve bunu gösterim olarak vurgulaması bizler için çok önemli. Derneğin yapmak istedikleri tam içimize sinecek bizleri memnun edecek boyutta.

KADEM Kadınlar arası bile fırsat eşitliği yokken açık kapalı gibi ayrımlarla boğuşan bir sistemin içinde önce bu uzlaşmayı sağlayacaklarını sonrada kadınların erkeklerle eşit fırsatlara sahip olmaları için çalışacağını öne sürüyor.

KADEM’i tebrik ederiz. Kadına yönelik tüm sorunları ele almak için çeşitli komisyonlar oluşturan eksik bırakmadan her alanda kadına destek sağlamayı planlayan gencecik bir dernek. Başarılarının çok olmasını ve devamlı olmasını umuyoruz.

Not: Kamer Gencin yaptığı haddini aşan küstahlığı çok geçmeden KADEM tarafından kınandı. @kademorgtr resmi tweetter hesabından şu mesajı yayınladı. Kadına yönelik şiddete karşı mücadele ettiğimiz bu günlerde kadına yönelik şiddete devam eden milletvekillerimiz olması utancımızdır. Sayın Emine Erdoğan’a Kamer Genç tarafından yapılan saldırı bu konuda daha çok çalışmamız gerçeğini bize hatırlatmıştır. Kamer Genç artık haddini bilmelidir. Beyefendi olmak bu kadar zor değil.

Şiddet uygulayanlar bilmezler mi her şeyin hesabı sorulacaktır bir gün. Vicdanları hiç devreye girmez mi bu insanların. Karşısında bulunan savunmasız güçsüz korunaksız kadından daha aciz değiller midir aslında?

Yine KADEM Mısır’da suçsuz yere tutuklanan kızları destekledi. Mısır’da 11 yıla mahkûm edilen genç kızlar için Fatih Camii’nden Saraçhane’ye kadar yapılan yürüyüşü ilgilenenlere duyurdu. Başka konularda yaptığı açıklamalar şöyle; Tüm dünyaya demokrasi gelene kadar, hak ve özgürlükler “herkes için” geçerli olana kadar, darbeye karşı dik duracak, KADEM olarak çalışacağız.

“Milli İrade”nin yanındayız.

                                                                                                      Betül Şatır
                                                                                            Turunucu Aralık 2013

İLİM MALUMAT OLALI



İlim, Arapça a-li-me fiilinin mastarı; bilmek anlamında. Âlim ise bilen demek. Bugün ilim yerine bilim, âlim yerine bilim adamı deniyor. Son zamanlarda kadınların da bu sahada söz sahibi olmalarından dolayı olsa gerek bilim insanı deniyor.
Bilim insanları ne yapar? Bilgi edineceği sahada çalışmalarda bulunur. Öncekilerin o sahada yapmış oldukları çalışmaları inceler, öğrenir ve kendisi yeni şeyler katarak o sahadaki malumatı genişletir.
Bilgili insan derken bugün anladığımız şey muhtelif sahalarda bilgisi çok olan insan. Mesela bilgi yarışmaları var. Tarih, coğrafya, kozmografya, sinema, spor, politika gibi pek çok sahada sorular soruluyor. Kim daha çok soruya cevap verebilirse birinci oluyor. Yani o yarışmada en bilgili kişi ilan edilmiş oluyor.
Bilmek eyleminde üçayak var. Bilen özne, bilinen nesne ve ikisini bağlayan zaten kök olarak bağ anlamına gelen akıl. Biz bizim dışımızda bir konuya aklımızla yöneliriz ve o nesne hakkında malumat sahibi oluruz. Yani bildiğimiz şey ve bilmenin konusu bizim dışımızda gerçekleşir.
İnsan bilgisini arttırır, dünyanın pek çok meselesi hakkında malumat sahibi olur. Ama ne yazık ki kendine bir yabancı kesilmiştir. Tıpkı bilgisayar gibi.  Belleğinde binlerce baytlık bilgi vardır, ara komutuyla herhangi bir konuda taratma yapsanız ekranda pek çok bilgi görünür. Kimi emeklerle okullarda öğrenilmiş, kimi duyarak, kimi popüler kültürle istenmeden alınmış yığın yığın bilgi vardır zihnimizde. Ama bir bilgisayar kendisinden habersizdir. Bilgi yüklenmiştir. Onun hamalıdır.




İlmin Artışı ve Faydasız İlim
Efendimiz’in (sav) “Rabbim beni ilim bakımından arttır. Yani bilmemi arttır diye dua etmesi isteniyor. Fakat Peygamber aleyhisselam faydasız ilimden de Allah’a sığınmış. Efendimiz dünyada da ahirette de işine yaramayacak malumatlardan Allah’a sığınmış. Oysa bize Felsefe derslerinde “Bilgi Güçtür.” diye öğretildi. Ne kadar çok şey bilirsek o denli güçlüyüz zannettik. Kimi zaman karşımızdaki insanı bilgisi ölçüsünde değerlendirdik. Hatta çağımızda diploman kadar konuş şeklinde bir anlayış var.
Tekasür suresinin ilk ayeti “Çokluk yarışı sizi oyaladı.” Bu ayetin nazil olduğu sıralarda insanlar kabilelerinin sayısal çokluğuyla övünüyorlardı. Kaç çocuğun var bu önemliydi. Sonra ne kadar malın var bu da önemliydi. Zaten bu ikisine sahip olan iyi de bir soya mensupsa makam sahibi saygın bir kişiydi. Bugün sayısal çokluk önemini yitirdi, asil bir soya sahip olmak da eskisi gibi önemli değil. Ancak bugün insanlar okudukları okullarla övünüyorlar. Yazdıkları eserler, bilimsel makalelerle birbirlerine aşık atıyorlar.
Çağımızın en büyük putu da bugünkü bilim anlayışı. Hiç unutmam bir televizyon programında Kuran’dan ayet aktaran bir ilahiyat hocasına bir biyoloji profesörü  bırak kuranı bana bu konuda yazılmış bilimsel bir makale göster diye karşı çıkıyordu. Bilim tartışmasız doğru söylerdi öyle ya! Oysa Bilim Felsefesinin gözde isimlerinden Karl Popper’ın bilim tarifi “Bilim yanlışlanabilen şeydir.” şeklinde. Bugün üniversiteler mutlak bir bilim anlayışından söz ediyor tam aksine. Akıldan başka hiçbir kaynağı kabul etmeyince de duyu ötesi her şey bir safsata ve hurafe şeklinde görülüyor. Bilim bütünü görmeye yanaşmıyor. Bütünü sürekli parçalıyor çünkü parçaladıkça daha güzel inceleyebiliyor ama sonra bütünden öyle bir kopuyor ki damlada boğuluyor.
Oysa Allah Resulü böyle bir bilgiden Allah’a sığınmış. Damlaların aslında bir deryadan olduğunu bilerek Yaratıcı adına okunsun isteniyor. Bütüncül bakış hikmeti getirir çünkü. Eskiden tıp doktoru değil hekim ( hikmet sahibi ) denirdi. Bu hekimler bu denli gelişmiş tıp aletleri ve teknikleri olmadan da hastalığı teşhis ve tedavi ederler, bir emareyle bütünü okurlardı. Bugün ihtisaslaşma her sahada oldukça fazla ama bütünü okuyabilen çok az insan var.

 Nurhan TUNÇİNAN

(devamı TURUNCU şubat 2011 sayısında)

13 Nisan 2014 Pazar

Çerçi; gündemden kısa yazılar


Kabataş olayıyla ilgili görüntüler nedense aylar sonra servise çıktı...Bu toplum mühendisliği, son zamanların moda deyimiyle algı yönetiminden fena halde tırsmış durumdayız artık...Bıkmış...Gına getirmiş...

Bakın kardeşim bu algı yönetimleriniz, toplum mühendisliklerinizden hiç anlamam...Ben yaşadıklarımı ve çevremde görüp duyduklarımı bilirim...Gezi eylemleri sırasında yolu kapatan eylemcilerin arasında kalıp, arabayla geçmeye çalışırken arabamızın taşlandığını bilirim...Arkadaşımın ailesiyle akraba ziyaretinden dönerken eylemlerin ortasında kalıp arabanın içinde görünmemek için koltuğa yatttıklarını... 
Yeter mi? Keser mi...Yetmezse de , kesmezse
de... Bilmem... Şu oldu, bu oldu, bu olmadı...Yalandı,
değildi... Tartışmalarını bir yana koyuyor kendi yaşadığım olayı biliyorum kardeşim... Yeter germeyiniz artık... Kutuplaştırmayınız... Başörtülüler yalancıdır, provakatördür anlayışını hakim kılmak istiyorsunuz biliyoruz da...Bu kadarını yapmayın... İnsanların onurlarıyla, kişilikleriyle oynamayın...




Aramızdaki Çürük Köprüler

Allah nasip etti, Kudüs’e gitme fırsatını buldum...O coğrafyadan etkilenmeyecek , şoka girmeyecek bir
Allah’ın kulu olduğunu sanmam...Ben de fazlasıyla etkilendim... Kubbetüs Sahra... Mescid-i Aksa...Efendimiz ve pek çok peygamberin teşrifiyle şereflenmiş bu topraklar insanın üzerinde şok etkisi yapıyor...Diliniz tutuluyor... Hangi yöne, ne yana bakacağınızı şaşırıyorsunuz... Ah oraları anlatabilmek...oraların dili olabilmek... Ama bu sefer bunlar değil meramım... Oralarla aramıza inşa edilen çürük köprülerden düşmelerimi anlatacağım bu kez... Orada Filistin’li bir esnaf bilezik, kolye, takı çeşitleriyle dolu mağazasından bize de bir şeyler satmak istedi. Türkiye’den geldiğimizi anladığı için ‘Fatmagül’ün bilezikleri, kolyeleri bunlar Fatmagül’ün bilezikleri’ diye tekerlemeler söylemeye başladı...Oracıkta kendi içimde kendimi bulamadım... Orada böyle bir konuşmayla birbirimizi tanıyacak olmaktan, sözlerin bitip de Fatmagül’ün bahsinin başlamış olmasından hicap duydum... 

Filistin, Türkiye, Gazze üzerine kendimce dünyanın en kıymetli sözlerini bulup çıkartmaya çalışırken ben, Fatmagül duvarına toslamıştım... Aynı minvalde bir olayı da Ürdün’e ayak bastığımda yaşadım...Karşımdaki havaalanı görevlisi adam bizim Türkiye’den geldiğimizi bildiğinden belli ki bir dostluk, kardeşlik gösterisi yapacaktı...Ellerini çırpıyor, ayaklarını yere vuruyor, bir şeyler söylüyordu melodiyle...Önce hiçbir şey anlamadım...Neyse ki arkadaşım benden önce uyandı ve bu şarkı, el çırpmasıyla karışık sözler arasından Memati, Polat adlarını çekip çıkardı...Kurtlar Vadisi’nden söz edermiş meğer...

Türk dizileri Arap ülkelerine ihraç ediliyor, şu kadar da gelir sağlanıyor türünden haberlerin sağlamasıydı
olan biten... Şu sıralar çeşitli oyuncuların ‘Dizilere müdahale ediliyor, şimdi bir Aşk-ı Memnu çekemezsiniz ‘türünden sözlerine bakıp...çekilmesin kardeşim, hele ihraç, hiç edilmesin diyesim var...Bana ne mi, beni kim mi dinler? Olsun...Ben yine de ihraç edilmesin, edilecekse, ülke olarak bize yakışan, hiç olmazsa asgari ahlaki değerlere riayet eden diziler ihraç edilsin derim...Biz baştan çıktık...şerbetlendik de...İslam alemini zehirlemeye ne hakkımız var kardeşim...Baksanıza Türkiye denince Fatmagül, Polat, Memati geliyor... Aman Alllahım aman...



Yazıların tamamını Turuncu Şubat 2014 sayısında okuyabilirsiniz...

8 Nisan 2014 Salı

Şubat türküsü


lacivert akşamlar
başlasın,
sahici
aşk hikayelerinde…
salıncağın zincirine
sıkı sıkıya
tutunmuş
parmaklar,
esnesin!...
benim rengim
hangisi?
diye sorsun
tüm mahalleli
komşu kadınlar;
renklerden
bir dünya yaratıp
içine sığsınlar…
körkütük aşık kalsın
mart kedileri,
yağan yağmura aldırmadan…
nasılsa geçiyor işte,
bak!
saat yine,
dünkü bu zaman…
sırlardan örülü
duvarların arkasında
kalalım;
bir an…
varsın anlamasın
bizi,
kalbur üstü adamlar,
röfleli hanımlar,
biz;
elbiseyi işportadan
portakalı pazardan
alırken,
kaybettik belki de
yüreğimizi göstermeyi
kimseden utanmadan…

Figen Koç
Turuncu Dergisi Şubat 2014

4 Nisan 2014 Cuma

O'nun bastığı yerlerde olmak...

Selam sana Güllerin Efendisi…
Ve Medine’deyiz. Allah Rasulü
ile aynı evdeyiz. Ona attığım
her bir adımda, mihmandarın
anlattığı her cümlede, O’na
getirdiğim her selamda, iki
elin arasına alınmış gibi sıkışan
kalbim… Şükürler olsun
ki bu sevgiyi hissediyordum.
O’nunla namaz kılmak, O’nu
yanımda hissetmek… Hani
derler ya anlatılmaz yaşanır
diye bu da aynen öyle bir
şey… Damarlarında hissetmek
O’na yakınlığını ve şükretmek
Yaradan’a burada olduğun için,
O’nun bastığı yerlerde olmak,
O’nun aldığı nefesi almak…   


.....
Hurma ve insan…
Gittiğimde o hurma bahçesinde öğrendim insan ile benzerliklerini
hurmanın. Önce hurmanın Hz. Adem yaratıldıktan sonra
kalan toprağından yaratıldığını. Ve hurmanın da insan gibi dik
ve geniş bir gövdeye sahip olması, erkeklik ve dişilik ayrımını,
döllenme ile çoğaldığını, döllenen yavrunun anne ağacın en
yakınına ekilerek, büyüdükten sonra başka bir yere nakledildiğini,
kalbi kuvvetli bir darbeye maruz kaldığında öldüğünü, kıllar ve
saçlar gibi hurma ağacında da lifler olduğunu, insan gibi onun
da bol suya ihtiyacı olduğunu, ömrü ortalama insan ömrü kadar
olduğunu, gençlik ve ihtiyarlık yaşlarının da insanın yaşlarına benzediğini,
15-40 yaşları arasında en verimli yaşta olup meyvelerini
ona göre verdiklerini, 60 yaşından sonra da artık meyve veremez
olmaları beni çok şaşırtmıştı.

.....

Yazımın 2.bölümünde Mekke-i Mükerreme günlerimi sizlerle
paylaşacağım. Görüşmek dileğiyle…

                                                                                              Elife Platin

Yazının tamamını Turuncu Şubat 2014 sayısında okuyabilirsiniz...