21 Ağustos 2014 Perşembe

Filistin Neyi Temsil Ediyor? - Ahmet Taşgetiren


Allah Rasûlü -sallellahu aleyhi ve sellem- "Nasılsanız öyle yönetilirsiniz" buyurmuştu değil mi?
     Evet, nasılsak öyle de yönetiliyoruz.
O halde, 1.5 milyar civarındaki dünya İslam nüfusu nasıl bir görünüm sergiliyor ki, Filistin yarası, ya da benzeri acılar, onun bedeli olarak müslüman hayalinin birer parçası halinde bulunuyor?
Bu noktada yapılacak ilk tespit, bugün dünyanın hiçbir yerinde İslam'ın, müslümanın hayatında kendi ölçüleri içinde belirleyici bir durumda olmamasıdır. Bunu, farklı sistem yapıları içinde yaşamak zorunda olan dünya Müslümanlarının İslam'la ilişkilerinde ortaya çıkan açı farklarını gözleyerek daha net görebiliriz. Bunun ibadet hayatından dünyaya bakışa kadar her alanda, Müslümanı kısıtladığı muhakkaktır.
İslam'ın belirleyici olup olmaması, Filistin ve benzeri yaralar için çok mu önemlidir? Evet çok önemlidir. Çünkü bugünün müslümanı, atomize hale getirilmiş müslümandır, ümmet bütünlüğünü kaybetmiş müslümandır. Hatta cemaat bütünlüğünü. Dünyanın herhangi bir yerindeki müslüman için değil Filistin'deki yaraya el uzatmak, yanı başındaki müslümanın acısıyla ilgilenmek bile tamamen "ferdî" bir değerlendirme meselesidir. Oysa İslam öyle düşünmüyor. Şura Süresi 39. âyette, "O mü'minler ki haklarına, yurtlarına tecavüz edildiği zaman yardımlaşarak öç alırlar." buyuruluyor. Demek İslam, müslümanı müslümana karşı sorumlu kılıyor. Kılıyor ama bu sorumluluk nasıl icra edilecek? İslam çağırdığı zaman kaç kişi kendisini "hayat”ın bağlayıcılığından kurtararak koşabiliyor? Filistin'deki, Afganistan, Eritre, Azerbaycan'daki Türkistan'daki bütün bu yerler müslümanların büyük kütleler halinde bulundukları yerlerdir-Müslümanların İslam'ı yaşayabilme kaygıları bizleri ne kadar ilgilendiriyor? Ya da çok çok ilgilensek "ferdî" olarak ne yapabilirdik? Demek İslâmın belirleyiciliğinin yok edilmesi, temelde ümmet gücünü ortadan kaldırıyor.
"Biz nasılız?" sorusunun bir cevabı, "çarpık harita" kavramında ifade edilebilir. Bugünün müslümanları "çarpık harita"nın sınırladığı bir çerçeveye mahkum edilmişlerdir.
     Ne demek bu?
Şu demek ki, 1.5 milyarlık nüfusu, siyasî ünitelere bölen haritalar, İslam'a düşman güçlü ülkelerin kaleminden çıkmıştır ve onların politikalarını yansıtmaktadır. 20. Asrın başında, İslam'ın merkezî gücü dize getirildiğinde, İslam toplumlarını, bugün bulundukları coğrafi statüye sokan, kimini bölen, kimini birleştiren, kimine mandayı, kimine esareti, kimine de muvazaalı bir bağımsızlığı öngören politika, İslam'ın cihanşümul politikası değildir. İslam düşmanlarının politikasıdır. İngilizlerin, Abdülhamid'in hilafet politikasına nasıl öfkelendiğini, müslümanların birliğinden nasıl tedirgin olduklarını biliyoruz. İşte, 1. Cihan Savaşı sonrasında Osmanlı Devletinin şemsiyesi öyle bir delinmiştir ki İngiltere, hilafet politikasının acısını, müslümanları parça parça ederek çıkarmıştır. Her kabileye bir devlet politikası, sadece İslam'ın büyük gücünü yok etmeye yönelik bir hareketti. Bunda da muvaffak oldular. Yalnız İngilizler değil, bütün Avrupa'nın politikası buydu. Rusya'nın politikası da öyle. Diyelim ki, Türkiye ile İran ve Araplar arasında kavim farklılığı vardı. İslam açısından bu farklılıkların problem haline getirilmesi de tartışılabilir. Ancak, diyelim ki, bu, farklı devletlere zemin olacak bir özellik olarak telakki edilsin. Peki bir Arap kavminden şu kadar devlet çıkarmak neyin nesi idi?
Koca Türkistan, bölük pörçük edilmiş. Hepsi aynı soydan, hepsi aynı dinden insanlar arasında farklı ünitelere bölecek ayrılıklar icad edilmiş, ancak bunlar, bir tek sömürgecinin idaresinde birleştirilebilmişlerdir.
Sonra her İslam ülkesinin birbiriyle bir toprak hesabı var. Aşağı yukarı bir asırdır, birbiriyle boğuşuyorlar. Oysa daha dün, Osmanlı delikanlısı, o topraklar için şehid düşmüş. Sırf İslam toprağı olduğu için. Sırf müslüman kanını savunmak için. Yemen'deki, Akka'daki, Trablus'taki şehid kanında kavmî bir kaygı yoktu. Ama şimdi verilen toprak kavgalarının tümü kavmî kaygılarca beslenmektedir. Bunu da, başta, haritayı çarpık çizenler özellikle hesaplamışlardır. Ta ki, müslümanlar arasındaki sürtüşmeler biteviye devam etsin. Olaya bu yönüyle bakıldığında Ortadoğu'da ve 1.5 milyar müslümanın yaşadığı topraklarda görülmesi gereken hesabın sadece Filistin  gibi kanayan yaralar olmadığı sonucuna varabiliriz. Belki taaa, Osmanlı'nın son günlerinden, yani İslam toplumlarının haritalarının çizildiği günden itibaren, İslam'ın nihaî ideallerini göz önünde bulundurarak yeni bir muhasebenin yapılması gerekir. Bu muhasebenin, özellikle müslüman aydınlar, fikir adamları tarafından yapılmasıdır en önce gerekli olan... Realitenin bütün olumsuzluğuna rağmen, müslüman münevverlerde oluşacak fikrî aydınlıklar, geleceğin dünyasını etkileyecektir.
Belki yukarıdaki sebeplerin bir sonucu olarak bugün, kaynayan bir dünya halindedir İslam toplumları... Düşünce hareketleri, sistem arayışları, bağımsızlık çabaları ve ülkeler arası ihtilaflarla İslam alemi, müthiş bir hareketlilik yaşamaktadır. Bu hareketlilikten güzel doğumlar da beklenebilir, hilkat garibeleri de... Bir anafor görüntüsü veren mevcut durum, İslam dünyasını şu anda zaaf içinde gösteriyor. Acaba yarınlarda farklı oluşumlar mümkün olabilir mi? Bu hareketliliğin içinde bizce o da saklı...
Sistem arayışları ve bağımsızlık hareketleri, İslam dünyası için beklenen bir gelişmeydi. Bir kimlik sorgulaması biçiminde gelişen bu çaba kaçınılmazdı.. Siyasî hürriyetini kazanamayan İslam toplumu, kimlik şuuruna erdikçe esareti tepecek, bağımsızlığı arayacak; siyasî hürriyetine sahip ancak İslam dışı bir çerçeve içindeki müslümanlar ise, kimlik şuurunu kazandıkça sistem arayışına girecekti. Şimdi aşağı yukarı bütün İslam ülkelerinde, İslam'ın bağlayıcılığını arayan bir bağımsızlık hareketi ya da sistem sorgulaması vardır. Bu, eğer İslam'ın aklı selimi çizgisinde büyürse, geleceğe güzel birikimler bırakabilir.
İslam dünyasının en büyük problemi, ülkeler arası ihtilaflardır. Bugün kaç İslam ülkesinin birbiriyle ihtilaf halinde bulunduğu incelense, gerçekten acı sonuçlar ortaya çıkacaktır. Bu kavgaların arkasında, İslam yoktur. İslamî kaygı yoktur. İslamî politika yoktur. Müslümanca bir basiret de yoktur. Bu kavgalar bizim kavgamız değildir. Herkes, arkasındaki süper gücü devreden çıkarmalı ve imanlarıyla konuşur hale gelmelidir. Bu ihtilaflar, bizim dünyamızın, belki Filistin'den de büyük yarasıdır. Biz Filistin yarasını şehit kanlarıyla sarabiliriz. Ama müslüman ülkeler arası ihtilafların açtığı yaraları asırlar bile sarmıyor.
     Bu yazıya şu soruyla da girilebilirdi:
     -Acaba süper güçler nasıl bir İslam dünyası istiyor?
Bu sorunun cevabı da, sanıyoruz yukarıdaki değerlendirmeler şeklinde olurdu. Bunun anlamı şudur: Bugünkü İslam dünyası, müslümanların şekillendirdiği bir dünya değildir. Siyasî sınırlarıyla, sistemleriyle, tamamen süper güçlerin politikasına uygun olarak şekillenmiş bir dünyadır. Sık sık, Lozan'ın Ortadoğu'da kurduğu dengeden ve bu dengenin kalıcılığından söz edilir. Hatta bazı politikacılar, Lozan'ın bu özelliğini bir öğünme vesilesi gibi değerlendirirler. Oysa durum hiç de öyle değildir. Lozan dengesi denen hadise, süper güçlerin İslam ülkelerine biçtiği modelden ibarettir. Bugün bu modeli topyekün yaşıyoruz. Filistin'in acısı da o modelin içindedir, Müslüman ülkeler arasındaki derin kavgalar da... Bizim liberal kapitalizmimiz de, Suriye'nin Baas sosyalizmi de...
‘Böyle İslam dünyasına böyle Filistin...’ ifadesi doğru. Ancak bu, gerçeğin bir boyutu, İslam dünyasında, süper güçlerin modelini aşan duyguların ülke ülke dal-budak saldığını, İslam imanının sınırların ötelerinde birbiriyle buluştuğunu, kucaklaştığını, bunun geleceğe çok önemli sesler ilettiğini de belirtmemiz gerekiyor.
"Her zorluktan sonra bir kolaylık vardır. Her zorluk iki kolaylık arasındadır." Filistin'e ağıt yerine, o sebeple Filistinli mücahidin şahsında bütün İslam dünyasında gelişen cihad ruhu için neşideler yazmak lazım.

Yıllar geçiyor ki Ya MUHAMMED
Aylar bize hep Muharrem oldu.
Allah için, ey Nebiyy-i masûm,
İslamı bırakma böyle bîkes,
İslamı bırakma böyle mazlum..

M.          Akif ERSOY, Safahat, s. 231


Ahmet TAŞGETİREN
Turuncu Dergisi Ağustos 2014


Gerçek Kurgudan Daha Tuhaftır

Gerçeğe Dair

Kanada’da yaşayan ikiz kardeşler Jeanne ve Simon’un oldukça sıradan hayatları. Batılı insanların rutini olduğu üzere, sancısız ve zahmetsiz süren
yaşamlarını değiştirense, annelerinin ölümü. Ölümün ardından ortaya çıkan bir vasiyet ve bu vasiyet ile son derece sert, hazmı zor bir gerçeğe açılan kapı…
Vasiyete göre annelerinin dileği; ölü zannettikleri babalarını ve varlığından habersiz oldukları erkek kardeşlerini bulmaları. Bunun üzerine çıkılan uzun bir yolculuk. Rota, Ortadoğu’nun efsunlu olduğu kadar kanla beslenenler için son derece mümbit toprakları… Kayıp babaları ve ağabeylerini ararken annelerinin hayatına dair öğrendikleri gerçekler, annenin hayatından kesitler. O gün ya da bugün, 100 yıl önce ya da 500 yıl. Değişen bir şey yok. Bu coğrafyanın kaderi, zamandan azade bir şekilde halkların kaderi olmuş. Çekilen acılar, işkenceler, göçler, ölümler, kayıplar, sebepler, sonuçlar… Arayışlarını yılmadan sürdüren iki kardeşin de sonunda vardığı netice, 1 artı 1’in bu topraklarda yine 1 edebileceği gerçeği. Bu çok acıtan gerçek, keskinliğiyle herkesi paramparça ediyor. Demir bir leblebi gibi boğazda sıkışıp kalıyor.

Ortadoğu’nun kendine has yapısı içinde Hristiyanı, Yahudisi, Sünnisi, Şiisi, Dürzisi, Yezidisi, dindarı, komünisti, milliyetçisi, liberali, radikali kendi hak ve hukuk mücadelesini verirken yukardan ipleri çeken ellerin farkında oluyorlar ya da olmuyorlar. Bu ellerin varlığı Ortadoğu’yu, Ortadoğu halkları için cehennem çukurlarından bir çukura dönüştürüyor. Hayatlar tıpkı Dennis Villeneuve’nin “Incendies” filminde olduğu gibi kurgunun kaldıramayacağı noktalara savruluyor. Her hikâye bir ağıt, her hikâye bir tragedyaya dönüşüyor. Savaş dediğimiz şeyin sadece atılan bombalar, parçalanmış cesetler, oluk oluk akan kan olmadığını söylüyor. Her savaşın bir hikâyesi oluyor. Savaşın içinde yaşayamaya çalışan herkesin, insan havsalasını alt üst eden de bir hikâyesi... “Gerçek, kurgudan daha tuhaftır.” diyen Edgar Allan Poe’nun bu coğrafya söz konusu olduğunda kendine bir kez daha hak verip, gururlanması gerekiyor. Hiçbir kurgu, hiçbir hayal gücü bu coğrafyanın gerçeğinin üzerine çıkamıyor…


Umuda Dair
Sıradan insanların sıra dışı hayatlar yaşadığı sıradan bir köy… Bir yanda işinde gücünde olan adamlar, dükkânlarını işletenler, tarlasıyla bağıyla bostanıyla uğraşanlar, diğer yanda çocuklarının peşinde helak olan, günlük ev işleriyle cebelleşen kadınlar. Öte taraftaysa toz toprak içinde oynayan çocuklar, düşen, kalkan, ağlayan, koşmaktan kan ter içinde kalan… Yeri geliyor birbirlerine yardım istiyorlar, yeri geliyor kafa kafaya verip dedikodu ediyor, arkadaşlarını çekiştiriyorlar, yeri geliyor kahkahalarla gülüyor, yeri geliyor birbirlerini kızdırıp, seyrine çıkıyorlar. Birbirlerine çok benziyorlar, tepkileri, refleksleri, gelenekleri kısaca her şeyleriyle o köyün halkı, o hayatın paydaşı bu insanlar.
Onları ayıran tek bir nokta var. Dini ritüelleri. Bir grup Pazar günü süslenip püslenip gidiyor dini merasimlerine, diğer grup her Cuma tutuyor caminin yolunu. Bir grup Hz. İsa ve Meryem heykelleri önünde el bağlıyor, diğer grup Rabbine secde etmek için başını yere koyuyor. Binlerce yıllık kadim bir kültürün temsilcisi bu insanlar. Hz. İbrahim’in iki oğlu Hz. İshak ve Hz. İsmail’den ve dahi Hz. İsa’dan bu yana, aynı toprakları paylaşıyorlar, paylaşmak için mücadele ediyorlar, bazen bunu beceremeyip savaşıyorlar. Bunca sıradanlığın içinde sıra dışı hayat yaşamalarının sebebi işte bu. Aynı toprağın insanları olarak onca benzerliklerinin yanı sıra, bir arada yaşamamak için bir o kadar bahaneleri var ki, her an kavgaya, düşmanlığa teşneler. Her şey sıradanlığın güvenirliliğine sığınmışken küçük bir kıvılcımla alevlenen ayrışma ve kutuplaşma ile sarsılıp, topraklarını vahşet, kan ve gözyaşının sulamasına izin veriyorlar. Kardeşin kardeşi kırmasına, kadın, çocuk, genç, yaşlı demeden hayatların soldurulmasına ses çıkaramıyorlar. Din, mezhep, etnik köken gibi sebepler sıralanan savaşları kutsuyor, oynanan oyunların farkına varamıyorlar. Bu köyde de Hristiyanlar ve Müslümanlar birlikte yaşamayı tam da becerecekken tekere çomak sokanlar, hoyratlıkları ve kabalıklarıyla ne yazık ki erkekler. Şehirlerdeki karışıklığın haberini aldıkça diğer dinden komşusuna kin bileyen erkekler... Onları birada tutabilmek, yeni acılar ve kayıplar yaşamamak için girmedikleri kılık, kurmadıkları plan kalmayanlarsa Hristiyan ve Müslüman kadınlar...
Pamuk ipliğine bağlı o barışın bozulmaması için evladını feda eden bir Hristiyan anne ve yine barışın devamı için eşine dininden vazgeçeceği tehdidi savuran bir Müslüman kadın. Olağanüstü çabalarıyla erkeklerini çatışmaya ve savaşa sokmamayı beceren bu basiret sahibi güçlü kadınlar da yine doğunun ortasından…
Erkeklerin öldükçe ve öldürdükçe güçlenen nefretleri, kadınlarda eşleri, evlatları, babaları öldükçe vicdana dönüşüyor. Nadine Labaki’nin 2011 yılı yapımı “Et maintenant on va où?” filmi işte bu hikâyeyi anlatıyor. Alışık olduğumuz o kaosun içinde azim, sebat ve ferasetle nefes alınabileceğini vurgulayan, kadın sağduyusu ve annelik vicdanını konjonktürün, teamüllerin, her türlü siyasi ve dini çekişmenin üstüne koyan Ortadoğulu acı çeken kadınların hikâyesi “Peki, şimdi nereye?”… Gidecek, kaçacak yeri olmayanların, bir arada yaşamaya mecbur olanların hayatını seriyor önümüze. Kendi zayıf bedenleriyle kadim coğrafyanın gerçeğine başkaldırıyorlar ve bunu da başarıyorlar… Umuda dair bir filizle…

Bu iki film, Ortadoğu hakkında hiçbir şey bilmeyen insanların dahi kanını dondurmaya yeten öğeler barındırıyor. Sadece kurgusal bu görüntüleri seyrederek, hem bu coğrafya hem de bu coğrafyanın insanları hakkında fikir sahibi olmayı mümkün kılıyor. Bu halkların hayatında acının dokunmadığı tek bir an kalmazken, her şeye rağmen insan umudunu yitirmek istemiyor.
Bu coğrafya acının, gözyaşının, kanın sebil olduğu, bir artı birin rasyonel bir şekilde iki etmeyip mantıksal düşünce kalıplarının zorlandığı, üzerine oynanan oyunlarda ikiyüzlülüğün, riyakârlığın, sinsiliğin hâkim olduğu, çaresizliğin yaşattığı öfkenin boğazımızda düğümlendiği bir coğrafya…
Her gün, hala, şimdi dahi, kuş gibi vurulan yüzlerce çocuk, aşağılamanın en travmatik yolu, tecavüz edilen yüzlerce kadın, binlerce evsiz, binlerce sahipsiz, yetim. En sağlam tragedyalardan dahi daha trajik. Filistin, Gazze, Suriye, Irak, Lübnan, Libya, Doğu Türkistan, Myanmar, Patani… Bir elin parmakları saymaya yetmiyor, say say bitmiyor…
Çok iç karartıcı bir yazı olsun istemiyordum, içinde umut da olsun istiyordum, hani Allah’tan hiç kesmediğimiz umut... Lakin biraz iç karartan bir yazı oldu. Ne yapalım, olsun varsın, kalbimizin kararmasından iyidir.

Ayşegül Yıldırım Kara
Turuncu Dergisi Ağustos 2014

12 Ağustos 2014 Salı

Bir Başka Etiyopya - Semanur Sönmez Yaman


Etiyopya denince aklınıza gelir?
Omo Vadisi’nin dudaklarına tabaklar yerleştiren kadınları mı?
Dünya Kültür Mirası listesindeki Harar mı?
Sırtlanları ağzıyla besleyen adam ya da sıcak, kurak, yarı çöl topraklar da gelebilir tabii…
Ben bir başka Etiyopya anlatmak istiyorum size…
“Dünyanın en az gelişmiş” ülkeleri kategorisine nasıl girdiğine bir türlü anlam veremediğim,
yeşil, sulak, yokluğun içinde zehir gibi çocuklara sahip, dinlerin birbirini hem kucakladığı hem nefret ettiği, zengin ama çok fakir bir ülke…
Mekke’den gelip kapısına sığınanlara kucak açan bir adil hükümdarın, Habeş Necaşisi Ashama’nın ülkesi…
....   


BİR FİNCAN KAHVE İÇİN…
Birer sabah kahvesi içip yola devam ediyoruz. Kahve deyince aklınıza instant kahveler veya hazırlaması kolay diğer kahve türleri gelmesin. Hayatımızın en doğal ve en uzun sürede yapılan kahvesi bu. Görevli genç kadın, işe yeşil kahve çekirdeklerini kavurarak başlıyor. Sonra eski bir havanda döverek toz haline getiriyor kavrulmuş çekirdekleri. Yaklaşık 45 dakika sonunda pişmeye hazır hale gelen kahveyi, toprak testide kaynatarak pişiriyor. Kısa bir demlenme süresinin sonunda Etiyopya kahveniz içmeye hazır hale geliyor. Alıştığımız kahvelere göre çok sert ama kokusu harika. Amese Gnano yani teşekkürler deyip yeniden koyuluyoruz yola.
....
TÜRKİYE’YE DUA…
Kadınlarla sohbet ediyoruz rehberimiz aracılığıyla. Türkiye’ye minnettarlar. Ellerini açıp dua ediyorlar sık sık. İçlerinden biri, ayağa kalkıyor, yüksek sesle duaya başlıyor. Kadınların âmin sesleriyle inliyor dağıtımın yapıldığı okul bahçesi… İslam kardeşliği, ete kemiğe bürünüyor gözlerimizin önünde…
Dağıtım sonrası Türkiyeli hayırseverlerin yaptırdığı su kuyuları ve çeşmeleri gezmeye çıkıyoruz. Musluktan umarsızca akıttığımız suyun kıymetini gözlerimizle görüyoruz burada. Su kuyuları, çevrelerine hayat saçıyor. Ülke kurak olduğu için değil, içilebilir su kaynağına ulaşmak zor olduğu için…

KARAMELA
Akşam programında yetimlerle iftar var. Menüde pilav ve et… Çocuklar büyük bir iştahla yiyor hazırlanan yemeği. Yemek sonrası dağıttığımız şekerlere küçükler kadar büyükler de rağbet ediyor. Akide şekerlerine “karamela” diyor bölge halkı. Ve bu az bulunur karamela, özellikle alım gücü düşük aileler için çok kıymetli…

Yazı ve Fotoğraflar
Semanur Sönmez Yaman
Yazının tamamını Temmuz 2014 sayımızda okuyabilirsiniz...
Dergimize ulaşmak için lütfen iletişim sayfamızı ziyaret ediniz...



9 Ağustos 2014 Cumartesi

Uyku ve Beyin - Sinan Canan

.....
Uyku hakkında ilk bilmemiz gereken gerçek, uykunun beden için değil, beyin için gerekli bir süreç olduğudur. Genellikle uyku sürecini “dinlenmek” ile eşdeğer olarak algılama eğilimimiz olsa da, bedensel dinlenme, uykunun sadece bir yan etkisidir aslında. Bedeniniz, sessizce uzanıp bir süre hareketsiz kaldığınızda rahatlıkla dinlenebilir; fakat beynin “dinlenmesi” o kadar da kolay bir süreç değil.
....


...
Eskiden, ama çok eskiden, insanlar güneşin  batmasından bir kaç saat sonra uykuya çekiliyorlarmış.  Gece yarısı aniden uyanarak yaklaşık 1-2 saat boyunca herhangi bir şey yapmadan uyanık duruyorlarmış. Ardından tekrar uykuya dalıp, sabah güneşten önce uyanıyorlarmış.
...





Özet olarak:
- Uyku çok önemlidir.
- Uyumadan öğrenemez, beyninizi doğru kullanamazsınız.
- Kaliteli ve az süreli bir uyku için, az yiyin, çok hareket edin, günde
en az bir kez gerçekten açlık hissedin, moralinizi yüksek tutun.
- Gece geç saatlere kadar ayakta ve ışıkta kalmayın.
- Hiç uyumadan sürekli okuyup çalışmaktansa, azar azar çalışıp
arada uyumak çok daha akıllıca bir çözümdür.

Sözün özü; uyku bedeniniz değil beyniniz içindir. Düzenli uyku olmadan
sağlık bir zihinsel ve bedensel çalışmadan bahsetmemiz mümkün
değil. Bundan dolayı, gereken zamanda ve gereken yerde gerektiği
kadar uyanık kalabilmek için, hepimize “iyi uykular” diliyorum...



Sinan Canan
Yazının tamamını Temmuz 2014 sayımızdan okuyabilirsiniz...
Dergimize ulaşmak için lütfen iletişim sayfamızı ziyaret edin...

5 Ağustos 2014 Salı

Dr. Halit Yerebakan Röportajı

Her çocuğun büyüyünce ne olacağına dair hayalleri vardır. Şimdilerde çocukların mesleki hayallerini süsleyen bir mevkide olan Halit Yerebakan’ın hikayesini bize biraz anlatır mısınız?
Nasıl armut dibine düşüyorsa ben de babam gibi mühendis olmayı hayal ederek büyüdüm. Üniversite sınavında başarısız olmam ailemde hayal kırıklığı yarattı. Hiç tecrübem olmamasına rağmen başvuruma olumlu yanıt alınca ilk işim kameramanlık oldu. Dört ayda bazı şeylerin değerini anlayacak kadar sıkıntı çektim. Üniversite eğitiminin önemini anlayıp tekrar sınava girdim. Tıp fakültesine başladıktan sonraysa mesleğime aşık oldum. Yıllar sonra o sıkıntıların arkasında babam olduğunu, tüm senaryoyu onun yazdığını öğrendim. Ben kararlarımı kendıim veriyorum anıyordum oysa babam elini üzerimden hiç çekmemiş. Kariyerim boyunca da her daim O’nun bilgi ve tecrübelerinden faydalanmaya çalıştım.

Tıp Fakültesine girdiğiniz ilk yıl izlediğiniz bir kalp ameliyatı sonrasında Kalp Damar Cerrahisini seçmeye karar vermişsiniz. Hayalleri ideallere dönüştürüp onlara ulaşmanın temel yolu nedir sizce? Siz bunu nasıl başardınız?
Bu konuda söyleyebileceğim ilk şey, yaptığınız işi gerçekten çok sevmeniz mümkün olmuyorsa sevdiğiniz işi yapmanız olacaktır. Elbette işinizi çok seviyor olmak tek başına yetmez. Yeteri kadar çalışmıyorsanız asla hayal ettiğiniz yere gelemezsiniz. Hayalleri ideallere dönüştürmenin ilk yolu yıllar da geçse işinizi yaparken heyecan duymak onu sevmek ve çok ama çok çalışmaktır.
....


Önceki yıllarda çeşitli gazetelerde sağlıklı yaşam üzerine yazılar yazmışsınız. Şimdi ise twitter takipçileriniz her gün paylaşacağınız bilgilerin yolunu gözlüyor. Son yıllarda tüm dünyada artan sağlıksız yaşam tarzlarıyla birlikte insanların sağlıklı yaşam bilgilerine verdikleri değerin artması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Teknoloji sayesinde hayat artık çok daha kolay ve hızlı. Eskiden ufacık bir konu için bile bilgi almak istediğimizde ya sayfa sayısı ile sınırlı ansiklopedilere ya da bulabilirsek konunun uzmanına danışırdık. Artık durum çok farklı. İnsanlar istedikleri bilgiye anında ulaşabiliyor ve çok daha hızlı hayata geçirebiliyorlar. Buradaki en önemli sorun ise bilgi kirliliği. Bilginin kaynağı keisnlikle çok önemli. İnternet veya sosyal medyayı birbirinden ayırmak doğru değil. Belki birisi rehber ama diğerinde de aktif karakterler yer alıyor. Tabii ki her bilgi sahibi olduğunu iddia eden de buraya bilgi sunabilir ama unutmamak gerekir ki bizim tıp biliminin literatür deposu da artık internet veri tabanında yer alıyor.
İnsanlar literatürün aslına ulaşamasalar bile en azından özet bildirilerine ulaşıp edindikleri bilgilerin doğruluğunu kendi gözleri ile görebiliyor. Hekim olsun veya olmasın nasıl ki insanlar bilgi edinme ve öğrenme özgürlüğüne sahipler o zaman asıl bu bilgiye ulaşımı engellemek yanlış olur demek lazım.

2003 yılında Dr. Öz’ün televizyon programının Türkiye sitesinde soruları yanıtlayan hekim olarak görev almanızın ardından bir çok televizyon programına konuk oldunuz. Bir doktor olarak ekran önünce olmak nasıl bir duygu?
Ekran çok farklı bir mecra. Eğer anlatacak bir şeyleriniz. varsa bilginize ve kendinize güveniyorsanız ekran sizin için bir öğretmenin tahtası gibidir. Ben ekran macerama bu şekilde bakıyorum. Elbette ilk yayınlarda oldukça heyecanlandım. Artık daha sakinim ve öğrencilerime anlatır gibi hissediyorum.
...
Kalp ve Akciğer nakli konusunda ödüllü bir doktor olarak en büyük hayalinizin ülkemizde dünya standartlarında nakil yapılmasına katkı sağlamak olduğunu söylüyorsunuz. Hayalinize kavuşmanız için Türkiye’nin daha çok yolu var mı?
Türkiye, bu tarz ameliyatların başarıyla yapılabilmesi için teknik olarak yeterli durumda. Özellikle son yıllarda hastanelere verilen devlet desteği de bizi bu alanda batılı ülkelerden çok daha iyi bir noktaya getiriyor. Bunca imkan varken hala geride kalmamızın tek bir sebebi var o ada organ bağışı konusunda yeterli bilgiye sahip olmayışımız. Oysa Türk insanı merhameti ve cömertliğiyle bilinir. Yeterli bilgiye sahip olsa ve organlarını bağışlasa dünya üzerindeki en başarılı ülkelerden biri kesinlikle biz olabiliriz.
Vücudumuzu dinlenmeye aldığımız Mübarek Ramazan ayı içerisindeyiz. Peygamber Efendimiz (sav) “Oruç tutunuz, sıhhat bulunuz.” buyurmuşlar. Sıhhat bulmamız için vereceğiniz önerileri okuyucularımızla paylaşmak isteriz…
Bu konuda bir çok röportaj verdim. Konunun detaylarına ulaşmak isteyen okurlarımız basit bir internet araması yaparak ulaşabilirler.
Ben oruç tutmanın sağlık için çok faydalı olduğunu savunan bir hekimim. Ramazan ayında tüm gün ihtiyacımız olan enerjiyi alabilecek sadece iki öğünümüz var ve şansımızı son derece doğru kullanmamız gerekiyor. Özellikle iftar ve sahur arası bol bol su içmek bu ramazanın olmazsa olmazı, yoğurt ve kara buğday da tüketilmesi gereken besinler arasında yer alıyor.

Son olarak Dr. Halit Yerebakan’ın Turuncu Dergisi okurlarına söylemek istediği birkaç söz var mı?
Sağlıka kalın... Eğer o yoksa hicbirşeyiniz yok demektir.


Röportaj
İrem Özal

Röportajın tamamını Temmuz 2014 sayımızda okuyabilirsiniz...
Dergimize ulaşmak için lütfen iletişim sayfamızı ziyaret edin...