13 Nisan 2014 Pazar

Çerçi; gündemden kısa yazılar


Kabataş olayıyla ilgili görüntüler nedense aylar sonra servise çıktı...Bu toplum mühendisliği, son zamanların moda deyimiyle algı yönetiminden fena halde tırsmış durumdayız artık...Bıkmış...Gına getirmiş...

Bakın kardeşim bu algı yönetimleriniz, toplum mühendisliklerinizden hiç anlamam...Ben yaşadıklarımı ve çevremde görüp duyduklarımı bilirim...Gezi eylemleri sırasında yolu kapatan eylemcilerin arasında kalıp, arabayla geçmeye çalışırken arabamızın taşlandığını bilirim...Arkadaşımın ailesiyle akraba ziyaretinden dönerken eylemlerin ortasında kalıp arabanın içinde görünmemek için koltuğa yatttıklarını... 
Yeter mi? Keser mi...Yetmezse de , kesmezse
de... Bilmem... Şu oldu, bu oldu, bu olmadı...Yalandı,
değildi... Tartışmalarını bir yana koyuyor kendi yaşadığım olayı biliyorum kardeşim... Yeter germeyiniz artık... Kutuplaştırmayınız... Başörtülüler yalancıdır, provakatördür anlayışını hakim kılmak istiyorsunuz biliyoruz da...Bu kadarını yapmayın... İnsanların onurlarıyla, kişilikleriyle oynamayın...




Aramızdaki Çürük Köprüler

Allah nasip etti, Kudüs’e gitme fırsatını buldum...O coğrafyadan etkilenmeyecek , şoka girmeyecek bir
Allah’ın kulu olduğunu sanmam...Ben de fazlasıyla etkilendim... Kubbetüs Sahra... Mescid-i Aksa...Efendimiz ve pek çok peygamberin teşrifiyle şereflenmiş bu topraklar insanın üzerinde şok etkisi yapıyor...Diliniz tutuluyor... Hangi yöne, ne yana bakacağınızı şaşırıyorsunuz... Ah oraları anlatabilmek...oraların dili olabilmek... Ama bu sefer bunlar değil meramım... Oralarla aramıza inşa edilen çürük köprülerden düşmelerimi anlatacağım bu kez... Orada Filistin’li bir esnaf bilezik, kolye, takı çeşitleriyle dolu mağazasından bize de bir şeyler satmak istedi. Türkiye’den geldiğimizi anladığı için ‘Fatmagül’ün bilezikleri, kolyeleri bunlar Fatmagül’ün bilezikleri’ diye tekerlemeler söylemeye başladı...Oracıkta kendi içimde kendimi bulamadım... Orada böyle bir konuşmayla birbirimizi tanıyacak olmaktan, sözlerin bitip de Fatmagül’ün bahsinin başlamış olmasından hicap duydum... 

Filistin, Türkiye, Gazze üzerine kendimce dünyanın en kıymetli sözlerini bulup çıkartmaya çalışırken ben, Fatmagül duvarına toslamıştım... Aynı minvalde bir olayı da Ürdün’e ayak bastığımda yaşadım...Karşımdaki havaalanı görevlisi adam bizim Türkiye’den geldiğimizi bildiğinden belli ki bir dostluk, kardeşlik gösterisi yapacaktı...Ellerini çırpıyor, ayaklarını yere vuruyor, bir şeyler söylüyordu melodiyle...Önce hiçbir şey anlamadım...Neyse ki arkadaşım benden önce uyandı ve bu şarkı, el çırpmasıyla karışık sözler arasından Memati, Polat adlarını çekip çıkardı...Kurtlar Vadisi’nden söz edermiş meğer...

Türk dizileri Arap ülkelerine ihraç ediliyor, şu kadar da gelir sağlanıyor türünden haberlerin sağlamasıydı
olan biten... Şu sıralar çeşitli oyuncuların ‘Dizilere müdahale ediliyor, şimdi bir Aşk-ı Memnu çekemezsiniz ‘türünden sözlerine bakıp...çekilmesin kardeşim, hele ihraç, hiç edilmesin diyesim var...Bana ne mi, beni kim mi dinler? Olsun...Ben yine de ihraç edilmesin, edilecekse, ülke olarak bize yakışan, hiç olmazsa asgari ahlaki değerlere riayet eden diziler ihraç edilsin derim...Biz baştan çıktık...şerbetlendik de...İslam alemini zehirlemeye ne hakkımız var kardeşim...Baksanıza Türkiye denince Fatmagül, Polat, Memati geliyor... Aman Alllahım aman...



Yazıların tamamını Turuncu Şubat 2014 sayısında okuyabilirsiniz...

8 Nisan 2014 Salı

Şubat türküsü


lacivert akşamlar
başlasın,
sahici
aşk hikayelerinde…
salıncağın zincirine
sıkı sıkıya
tutunmuş
parmaklar,
esnesin!...
benim rengim
hangisi?
diye sorsun
tüm mahalleli
komşu kadınlar;
renklerden
bir dünya yaratıp
içine sığsınlar…
körkütük aşık kalsın
mart kedileri,
yağan yağmura aldırmadan…
nasılsa geçiyor işte,
bak!
saat yine,
dünkü bu zaman…
sırlardan örülü
duvarların arkasında
kalalım;
bir an…
varsın anlamasın
bizi,
kalbur üstü adamlar,
röfleli hanımlar,
biz;
elbiseyi işportadan
portakalı pazardan
alırken,
kaybettik belki de
yüreğimizi göstermeyi
kimseden utanmadan…

Figen Koç
Turuncu Dergisi Şubat 2014

4 Nisan 2014 Cuma

O'nun bastığı yerlerde olmak...

Selam sana Güllerin Efendisi…
Ve Medine’deyiz. Allah Rasulü
ile aynı evdeyiz. Ona attığım
her bir adımda, mihmandarın
anlattığı her cümlede, O’na
getirdiğim her selamda, iki
elin arasına alınmış gibi sıkışan
kalbim… Şükürler olsun
ki bu sevgiyi hissediyordum.
O’nunla namaz kılmak, O’nu
yanımda hissetmek… Hani
derler ya anlatılmaz yaşanır
diye bu da aynen öyle bir
şey… Damarlarında hissetmek
O’na yakınlığını ve şükretmek
Yaradan’a burada olduğun için,
O’nun bastığı yerlerde olmak,
O’nun aldığı nefesi almak…   


.....
Hurma ve insan…
Gittiğimde o hurma bahçesinde öğrendim insan ile benzerliklerini
hurmanın. Önce hurmanın Hz. Adem yaratıldıktan sonra
kalan toprağından yaratıldığını. Ve hurmanın da insan gibi dik
ve geniş bir gövdeye sahip olması, erkeklik ve dişilik ayrımını,
döllenme ile çoğaldığını, döllenen yavrunun anne ağacın en
yakınına ekilerek, büyüdükten sonra başka bir yere nakledildiğini,
kalbi kuvvetli bir darbeye maruz kaldığında öldüğünü, kıllar ve
saçlar gibi hurma ağacında da lifler olduğunu, insan gibi onun
da bol suya ihtiyacı olduğunu, ömrü ortalama insan ömrü kadar
olduğunu, gençlik ve ihtiyarlık yaşlarının da insanın yaşlarına benzediğini,
15-40 yaşları arasında en verimli yaşta olup meyvelerini
ona göre verdiklerini, 60 yaşından sonra da artık meyve veremez
olmaları beni çok şaşırtmıştı.

.....

Yazımın 2.bölümünde Mekke-i Mükerreme günlerimi sizlerle
paylaşacağım. Görüşmek dileğiyle…

                                                                                              Elife Platin

Yazının tamamını Turuncu Şubat 2014 sayısında okuyabilirsiniz...



2 Nisan 2014 Çarşamba

Kurbanın kurbanları





Büyümesine şahitlik ettiğimiz bebek yüzlü, kadife sesli çocuktu
o. Modern dünyanın yaşam standardı en yüksek ülkelerinden
birinde doğdu. Bir özgürlükler ülkesinde, özgürce büyüdü! Sosyal
paylaşım sitesi Youtube sayesinde fark ettirdi kendini. Onun
çocuksu bakışlarına, büyüyüp delikanlı oluşuna tüm modern
dünya şahitlik etti. Başka bir deyişle sosyal medya sayesinde,
tüm dünyanın küreselleşen çocuklarına gündem olsun diye var
edildi.
O ve onun gibi yüzlercesini gördü bu dünya. Çocuksu masumiyetinden,
gençliğinden faydalanılan genç kız ve erkeklerden
oluşan geniş koleksiyonlarla dolu tarihin tozlu sayfaları. O, büyüleyici
yetenekleri keşfetmek ve sonuna kadar sömürmek için
kurulu şirketlerden birinin sıradan kurbanlarından biri aslında.
Çiçeği burnunda gençlerden (ergenlerden) beslenen müzik,
medya ve eğlence sektörü için bulunmaz hint kumaşlarından
biri Çok kısa bir süre içinde yıldızı parladı. Yok yok, parlatıldı.
Zirvede olduğu günlerde çok kulaklarını çınlattık öğrencilerimle.
Ülkemin çocuklarının kalbinde bile özel bir yeri vardı onun.
Bu özel yer için az çalışılmamıştı. Sosyal medyanın düşünceyi
körelten ikliminden korunmak için işleyişi anlamak gerekiyordu.
Sosyal medya üzerinden, gençlik dergileriyle, anahaber bültenleriyle,
tüm dünyada verdiği konserlerle kuşatılmış bir ortamda
aktı hayatımızın içine. Öyle olsun istenmişti ve öyle oldu. Bir
zamanlar basının amiral gemisinde bir başköşe yazarı bile
ondan, onun şarkılarından bahsediyordu köşesinde.
Çocuk yaşlarda başlamalıydı Justin hayranlığı. Tüm dünya
bilmeliydi onu. Onu bilirken unutmalıydı birileri asıl hatırlaması,
bilmesi gerekenleri. Birçok kızın rüyalarını süsleyen bebek
yüzlü Justin, en son model uyuşturucu idi çocuklar ve gençler
için. Onunla kendinden geçiyor, onunla buluşma, ona dokunma
hayalleri kuruyordu zamane kızları. Yaptığı her şey, yediği, içtiği,
giydiği, sevdiği, sevmediği şeyler takipteydi. Konseri için alınmış
bir bilet için can verecek gençler vardı. En yeni şarkıları dillerde,
en son resmi ellerde idi. Gönüllere yerleşen Justin, odaların
duvarında olmuş çok muydu? Aşkları, arkadaşlıkları, cinsel
tercihleri üzerinden birçok gencin gündemi kuruluyordu. Tüm
dünyada birçok genç kızın rüyalarına girsin istenmişti ve girmişti.
Çünkü o malum medya, müzik ve eğlence sektörü birilerini
besler, o birilerinden de beslenirdi.
Ne ailelerin, ne öğretmenlerin itirazı olabilirdi bu işe. İtirazı
olanların çabası ise sivrisinek vızıltısı kabilinden algılanırdı. Dev
bir medya organizasyonuna karşısına çıkanların yel değirmeni
karşısında Donkişot olarak algılanması çok doğaldı. Algılar gerçeklerimiz
olmuştu yaşadığımız simülasyon çağında.
Yapılacak ilk iş, algı ile gerçeği ayrıştırmaktı.
Büyüleyici hayat kurgularıyla uyutulan gençler ekranın arkasını
görürse ya da düşünürse algı bozulur, gerçek ortaya çıkar.
Dünyada algılar ve gerçeklerin savaşı olur her zaman. Algılar
değil, gerçek kurtarır bizi.
Elinizde dayanacağınız sağlam bir asa var mı? Musa’nın asası
gibi sihirleri yutan, gerçekleri ayan beyan ortaya çıkaran.
Medyatik miadı dolunca bir kenara itiliverir o parlaklığıyla
büyüleyen yıldızlar. O malum şirketler tarafından var edilenler,
zamanı gelir onlar tarafından da yok edilir. Modern dünyada ona
itibar olarak verilenler tek tek elinden alınır.
Ve Justin için geri sayım başlar. O artık bir günah keçisi.
Çocukluğu ve ilk gençliği malum şirketlerce paylaşılıp, tepelenmiş
bir özgür ülke çocuğu. Nefislerin serapa özgür bırakıldığı bir
özgürlükler ülkesinin çocuğu. Birçok özgür genç gibi uyuşturucu,
alkol ve her türlü cinsel ahlaksızlığın eline bırakılmış bir modern
çağ kölesi. Özgürce kendini seçtirmiş bir kurban.
O artık çıkardığı rezaletlerle medyanın gündeminde. Yerini
kendisinden daha parlak olanlara bırakacak. Yaptığı dengesizlikler,
kabalıklar, tacizlerle bilinen bir genç adam şimdilerde o.
Gözaltına alınan, sınır dışı edilmek için imza toplanan miadını
doldurmuş bir koleksiyon parçası. Her şeyi bilen, güç ve iktidar
sahibi yetişkinlerin, kendileriyle milyonları uyuttuğu karmaşık
tuzaklardan birinin nesnesi.
Justin, kendisiyle modern dünyanın gençlik enerjisinin tüketilip
somurulduğu çocuk. Kafası ve duyguları karışmış genç
kurbanlar piramidinde zirve. O kurban olmayı sevimli ve istenir
kılmak için seçilmiş idol.
Kölelikte değişti, bu çağda,, kurbanlıkta.. Köleleştirenlere
methiyeler düzülüyor bu çağda. Kurbanlar da, köleler de bile
isteye seçiyor felaketini. Kurban kendi eliyle yakalanıyor celladına.
Köle, köleliğinden dolayı şükran duyuyor efendisine.
İnsan dünyada çok farklı tuzaklarla harcar ömür sermayesini.
Kiminin adı Justin olur, kiminin ki Mayli. Onlarla uyutulan, avutulan
gençler asıl bakmaları gerekeni, görmeleri gerekeni görmesinler
diyedir bu yapılan. Arakan, Filistin, Afrika, Suriye dünyanın
neresinde? Neden birileri zalim, birileri mazlum? Hayatın ve
ölümün sahibi nerede? Mahallede kağıt toplayan çocuğun derdi
ne? Köprü altlarında yaşayan çıplak ayaklı mülteci çocuklar niye
bu ülkede?
İnsan,, ey insan, unutan…
Hatırla kendini…
Hatırlat kendine…

                                                                                                         Ayşe Bostancı
                                                                                                       Turuncu Dergisi Şubat 2014

28 Mart 2014 Cuma

Neden hep...

Neden halk ekmek kuyruklarında hep kadınlar olur...ya da yaşlılar ve çocuklar...
O nların mı hep üstlerine basar hayat..
Kış da çamurda, soğukta ayazda ya da güneşin altında neden hep onlar bekler?
Neden hep...
Onlar, müdahil olmadıkları bir garipliğin fotoğrafını verirlerken orada...
Kaderin iğne deliğinden geçerlerken, hayatta varla yok arası dururlar...
Sanırsınız ki bir gün birileri alıp götürse onları hiç kimse duymayacak, görmeyecek
farkına varmayacak...

Neden çocukların veli toplantılarına anneler katılır hep,...çocuklarının başarı ya da
başarısızlıkları neden ilk onların yüzüne çarpar...
Neden onlar hep mesuldür...neden hep onlar sahip...
Neden çizgi filmler geldiğinde sinemalara, hep anneler götürür çocuklarını...Oturup
çizgi filmi bir iki saat seyretme sabrını neden sadece anneler gösterirler.
Sinema salonları neden yalnız anne ve çocukları ağırlar...

Neden aileyle ilgili toplantılara..STK ların, belediyelerin, okulların düzenlediği..../kim
düzenlerse düzenlesin/ hep kadınlar katılır...Hep kadınlar mı kafa yorar aileyi ayakta
tutma işlerine, çocukları yetiştirme derdine... Hep...
Neden hep...

                                                                                                         Gülbahar Erdoğan
                                                                                                 Turuncu Dergisi Şubat 2014