29 Eylül 2014 Pazartesi

Türk Eğitim Sisteminin 2023 Vizyonu - Orhan Erdem / Milli Eğitim Bakanı Yardımcısı




Milli Eğitim Bakanlığı olarak gayemiz, geleceğin teminatı çocuklarımızı ve gençlerimizi birey olma bilincine sevk eden, onların birer vatandaş olarak ülkelerine, milletlerine ve insanlığa faydalı olma bilinciyle yetişmelerini sağlayan bir eğitim sistemi oluşturmaktır.
Özellikle son 10 yılda eğitim sisteminde oluşturduğumuz reformların sonucunda, eğitim sistemi daha modern ve daha özgürlükçü bir yapıya kavuştu. Bireyler arasında din, dil, ırk, cinsiyet ayrımı yapılmadan çocuklarımız, değerlerinden ayrılmayarak daha eşit, daha özgür eğitim haklarına kavuştular.
Milli Eğitim Bakanlığının iktidarımız döneminde eğitimde teknolojiyi ve birimi ön plana çıkarma çalışmaları hızla devam etmiş eğitimde hem fiziki koşullara hem de kaliteye yönelik ciddi atılımlar yapılmıştır. Türkiye’nin her köşesine eğitim olanakları ulaştırılmaya çalışılmıştır Türk Eğitim sistemi okul öncesinden yükseköğretime, yaygın eğitimi de içerecek şekilde yeniden ele alınmakta; eğitim ve öğretim süreçlerinin hayat boyu öğrenmeyi dâhil eden anlayış içerisinde yeniden yapılanmaktadır. Bu yapılanma sürecinde pek çok değişikliğe gidilmiştir. Son dönemde yapılan yasal düzenlemelerle 4+4+4 olarak bilinen kanunla 8 yıllık kesintisiz zorunlu eğitim yerine 12 yıllık zorunlu kademeli eğitime geçilmiştir.

-İlkokula başlama yaşı 60 aya ve zorunlu olarak 66 aya
indirildi.
-Üniversiteye girişteki okul katkı payı kaldırıldı.
-Üniversiteye girişteki katsayı farklılıkları giderildi.
-Ortaokulda başlamak üzere Kur’an’ı Kerim, Hz. Muhammed
(s.a.v.)’in hayatı ve çeşitli dersler seçmeli hale
getirildi.
-Ortaokullar ile İmam Hatip Ortaokullarında lise eğitimini destekleyecek şekilde öğrencilerin yetenek, gelişim ve tercihlerine göre seçimlik dersler oluşturuldu.

Yasal dönüşümlerle birlikte, eğitimde alınan yolun en temel nedenlerinden biri ülkemizin son on yılda eğitime ayırdığı kaynaklardaki büyük artışın sonucudur. Milli Eğitim Bakanlığının 2002 yılındaki bütçesi 7,5 milyar TL iken, 2014 yılı için 55,7 milyar TL olarak öngörülmüştür.2002 yılına göre artış oranı %642,6 olmuştur. Türkiye’nin AR-GE bütçesi 2002 yılında 57 milyon 670 bin TL, 2024 yılı için 2 milyar 800 milyon TL öngörülmüştür. Her öğrenciye eğitimde fırsat ve imkân eşitliğine yönelik olarak ücretsiz ders kitabı dağıtılmıştır. Öğrencilerimiz eğitim-öğretim yılı başında ücretsiz dağıtılan ders kitaplarını okula başladığı gün masalarında hazır olarak bulurlar.
Eğitim sisteminde okul öncesinden yükseköğretime, yaygın eğimi de içerecek şekilde son on yılda tüm eğitim kademelerinde, hızlı bir okullaşmaya gidilmiştir. Son on yılda yapılan derslik sayısı yaklaşık 230.000 civarındadır. Aynı gelişme okul başına düşen öğrenci sayısı ve öğretim başına düşen öğrenci sayılardaki azalışlarda görülmektedir.

Son yıllarda eğitimdeki okullaşma oranının yükselmesi, yükseköğretime olan talebi de arttırmaktadır. Bu yoğun talebi karşılamak üzere 2003 yılından bu güne kadar yükseköğretime yapılan büyük yatırımlar, ülkemizin her iline yaygınlaştırılan üniversiteler ve vakıf üniversitelerinin de kurulmasının desteklenmesi ile özellikle son on yıllık sürede çok önemli ilerlemeler sağlanmıştır. 2002 yılında 53 devlet, 23 vakıf olmak üzere üniversite sayısı 76 iken, 2003-2013 yılları arasında 51’i devlet, 48’i vakıf üniversitesi olmak üzere 99 yeni üniversitenin kurulması ile toplam üniversite sayısı 104 devlet, 72 vakıf olmak üzere 176’ya ulaşmıştır. Yeni kurulan 51 üniversiteye 105.933 kadro ihdas edilmiştir.
AK Partili yıllarda engellilerimiz de eğitime verilen desteklerden faydalanmışlardır. Görme, ortopedik, işitme, dil, konuşma, ses bozukluğu, zihinsel ve ruhsal engelli bireylerden, özel eğitim değerlendirme kurulları tarafından destek almaları uygun görülenlerin eğitim giderlerini sosyal güvencesi olup olmadığına bakılmaksızın 1 Haziran 2006 tarihinden itibaren Bakanlığımız bütçesine bu amaçla konulan ödenekten karşılanmaktadır. 2006 yılından 2013 sonuna kadar toplam 6.934.586.568 TL ödeme yapılmıştır.

Dünyada pek çok ülkenin de ilgiyle izlediğini Eğitimde Fatih (Fırsatlar Araştırma ve Teknoloji İyileştirme Harekâtı) projesi uygulanmaya başlanmıştır.
-Tüm derslikler etkileşimli tahta ve internet altyapısı
-Her okulda fotokopi makinesi
-Her öğretmene ve 5. sınıftan 12. sınıfa kadar eğitim kademesinde yer alan tüm öğrencilere tablet bilgisayar seti dağıtılmasının hedefleyen proje, dünyanın önde gelen eğitim projeleri arasında yer almaktadır.
Bakanlığımız yine pek çok projeyi yürütmüş ve yürütmeye devam etmektedir.
-Haydi Kızlar Okula
- Her Çocuk Başarır
-Okullar Hayat Olsun
-Türkiye Hayat Boyu öğrenmenin geliştirmesi projesi
-Okulları zenginleştirilmiş kütüphaneler (Z-kütüphaneler)
gerçekleştirdiğimiz projelerden birkaç tanesidir Eğitimdeki bugüne kadar yapılan gelişmelerle asla yetinilmemelidir. Millî eğitime hala yapısal reformlara ihtiyacı vardır.
Çünkü dünya değişiyor, aracılar değişiyor, Türkiye’nin ihtiyaçları olağanüstü bir dinamizm içinde yenileniyor. Bu dönüşüm ve değişimin kaçılmaz sonucu olarak. Milli Eğitim Bakanlığımız da Cumhuriyet’in 100. yılı olan 2023 için, eğitim sistemimizin vizyon, politika ve hedeflerini yeniden belirlemiştir.

Vizyonumuz;
Cumhuriyetimizin 100. yılında; istikrarlı büyüyen,
bölgesel ve küresel ölçekte rekabet gücüne sahip,
dünyanın gelişmiş ilk on ülkesinden biri olacak,
bölgesinde lider Türkiye’de nitelikli ve donanımlı bireylerin
yetiştirilmesine uygun eğitim imkânlarını ve
ortamlarını planlı, sistemli ve sürekliliğini de koruyacak
şekilde herkes için sağlamaktır.
Ulusal ve uluslararası düzeyde eğitim vizyonuna ilişkin
yaklaşım ve çalışmalara bakıldığında Türkiye Cumhuriyetinin
100. yılına denk gelen 2023 eğitim vizyonunda
bugüne yansıyan görüntü eğitim yapısı, ekonomisi ve
finansmanı, felsefesi ve işlevi bakımından büyük öneme
haiz olduğu açıktır.

Bu kapsamda eğitim yapısı;
• Eğitim süreçlerinin esnek bir yapıya kavuşacağı,
• Hayat boyu eğitim ve öğretimin önem kazanacağı,
• Bireyin kazandığı her tür yeterliliğin değerlendirildiği
sistemlerin kurulduğu,
• Sertifikalı eğitim modelinin ağırlık kazanacağı,
• Eğitim taleplerinin çeşitlenerek artacağı
öngörülmektedir.

Bilgi çağının oluşturduğu şartların eğitim yapılarında neden olduğu en önemli değişim ve dönüşüm, “eğitim sistemlerinin esnekliği” yönünde olmuştur.m Bu durum, süresi kısa, çeşitliliği fazla ve sürekli değişim gösterebilen eğitim taleplerinin olacağı anlamına gelmektedir.

Bu doğrultuda eğitimin işlevi;
• Erken çocukluk eğitimini de içine alan sürekli eğitimin yaygınlaşacağı,
• Eğiticinin işlevi ve niteliğinin değişeceği,
• Meslek odaklı eğitimden veri odaklı eğitime geçileceği,
• Eğitimin içeriğinin çeşitleneceği,
• Üretkenliği geliştiren tekniklerin eğitim sürecinde aktif olarak kullanılacağı,
• Mekân ötesi eğitimin yaygınlaşacağı gibi değişimler göstereceği, öngörülmektedir.

Bakanlığımızın 2023 vizyonuna uygun olarak benimsediği temel amaç ve politikalar;
• 652 sayılı KHK çerçevesinde Türk Eğitim Sisteminin
ve yönetiminin ülkenin insan kaynaklarının en etkin
biçimde gelişmesini destekleyecek yapı ve işleyişe
kavuşturulması,
• Eğitim fırsat ve imkânlarının herkes için erişilebilir
kılınması, özellikle kadın ve çocukların da içerisinde yer
aldığı dezavantajlı kesimlerin eğitime erişimlerinde
pozitif ayrımcılık uygulamalarının yaygınlaştırılması,
• Kaliteli mesleki ve genel akademik eğitim fırsat ve
imkânlarının yaygınlaştırılması,
• İnsanımız için hayat boyu öğrenmenin çeşitli yaş ve
meslek grupları için daha etkin kılınması,
politika ve stratejilerimizin esasını oluşturmaktadır.
Bu yapısal değişim ve dönüşümle; toplumun tüm
kesimlerinde farkındalık oluşturmak, etkin katılımcılığın
artışı, sorumluluk bilinci ve sosyal sinerji ile
dinamik ve sürdürülebilir kalkınma, küresel rekabet
yeteneği yüksek bireylerden oluşan bir toplumun
gerçekleşmesi amaçlanmaktadır.
Cumhuriyetimizin 100. Yılında Türkiye,
• Zorunlu eğitimin okulöncesi eğitimden başlayarak
temel eğitimi ve orta öğretimi kapsayacak şekilde
yapılandırıldığı,
• Tüm eğitim kademelerinde okul terklerinin ve öğrenci
barınma sorunlarının en aza indirildiği, güvenli eğitim
ortamlarının sağlandığı,
• Öğrenci başına yapılan eğitim harcamalarının yükseldiği,
• Kadın ve çocukların da içerisinde yer aldığı dezavantajlı
kesimin eğitimde azami faydalandırıldığı,
• 0-4 yaş gurubu çocukların ve anne-baba eğitim imkânlarının
yaygınlaştığı,
• Okuma-yazma bilmeyen tüm fertlerin okuryazar hale
geldiği,
• Bilgi temelli topluma dönüşümün sağlandığı,
• Derslik başına düşen öğrenci sayısının ortalama 25
öğrenciye düştüğü,
• Tüm okulların fiziki ve teknolojik altyapı sorunlarının
giderildiği, okul bütçelerinin oluşturulduğu ve uluslararası standartlarda özgün okul binalarının yaygınlaştırıldığı,
• Eğitim kurumlarının öğrenci ve veliler için cazibe merkezi
haline geldiği,
• Okul ve kurumlarımızda katılımcı, insan odaklı yönetişim
anlayışının yerleştiği,
• Okul ve kurumlarımızın kurumsal performanslarının
ölçülebildiği, uluslararası geçerliliği olan kalite güvence
sisteminin oluşturulduğu,
• Öğretmen yetiştirme ve istihdam dengesinin kurulduğu,
• Çok yönlü, çağın gerektirdiği bilgi ve becerilerle donanmış,
yeterlilikleri belirlenmiş, nitelikli öğretmen ve
yöneticilerin yetiştiği,
• Performansa dayalı atama ve görevde yükselmelerin
hayata geçirilerek performans yönetim modelinin
kurumlarımıza yerleştiği,
• Eğitim teknolojilerinin derslerde etkin olarak kullanıldığı,
bilgiye her zaman ve her yerden erişimin sağlandığı,
• Dijital okur-yazarlığın yaygınlaştığı,
• Öğrencilerimizin ortaöğretimden en az bir
yabancı dili etkin bir şekilde öğrenerek mezun
olduğu,
• Öğrencilerin ilgi ve yetenekleri doğrultusunda
yönlendirildiği, geliştirilen programlara uygun
ölçme ve değerlendirme mekanizmalarının
işlediği,
• Öğrencilerin bilimsel araştırmaya, girişimciliğe,
yenilikçiliğe yatkın, değerlere duyarlı, sağlıklı
yaşam becerilerini kazandığı,
• Bireylere ortak insani değerlerin ve değer
farklılıkların zenginlik olduğu bilinci kazandırılarak;
öğretmen ve öğrencilerimizin millî, manevi,
insani, ahlaki, kültürel ve demokratik değerler
eğitimi alarak yetiştiği,
• Özel eğitim gerektiren tüm bireyler ve ailelerinin
okulöncesinden yükseköğretime kadar
eğitime erişiminin sağlandığı,
• Yükseköğrenim görmek isteyen herkesin taleplerinin
karşılandığı,
• Uzaktan eğitim-öğretim imkânlarının yaygınlaştığı,
• Uluslararası geçerliliğe sahip, genel ve mesleki
yeterliliklere dönük eğitimler verildiği, kredi transfer
sisteminin gerçekleştiği,
• İstihdam imkânlarının arttığı, mesleki eğitim-insan
gücü-istihdam ilişkisinin güçlü bir şekilde kurulduğu,
mesleki eğitime özel sektörün etkin olarak katıldığı,
daha fazla kadın işgücünün ekonomiye kazandırıldığı,
• Beyin göçünün önlendiği ve geri dönüşün sağlandığı,
• Yeni kurulan üniversiteler başta olmak üzere akademik
personelin yetiştirildiği ve öğrenci kapasitelerinin
artırıldığı,
• Üstün yetenekli bireylerin eğitimine daha çok önem
ve özen gösterildiği,
• Artan ve çeşitlenen eğitim taleplerinin karşılanarak
eğitimde kalite ve başarının sürekli yükseldiği, sınav
odaklı yapının ortadan kalktığı,
• Bakanlık merkez teşkilatının yeniden yapılandırılma
süreci içerisinde, taşraya yetki devri yapıldığı, e-yazışma,
e-arşiv, e-kütüphane vb sistemlerinin uygulandığı,
• Hayat boyu öğrenme imkânlarının yaygınlaştırıldığı,
• Eğitimde, öğretimde, yönetimde ve vatandaşlar
arasında bilişim teknolojilerinin kullanımının en yüksek
seviyeye ulaştığı,
bir ülke olacaktır.

2023 Eğitim Göstergeleri
Türk eğitim sisteminin 2023 vizyonu doğrultusunda öncelikli eğitim göstergelerine yönelik hedefleri Tablo 1’de yer almaktadır.
Büyük işler başarmak için büyük düşünmek gerekir. Millî Eğitim Bakanlığı, örnek ve öncü misyonuyla, Türkiye’nin 2023 vizyonuna erişme yolunda ciddi sorumluluklar alacak ve bu süreçte önemli görevler icra edecektir.


Bakanlığımız yeni Türkiye temellerinin eğitimle atılacağının
bilinci ve sorumluluğuyla Cumhuriyetin 100. yılına
hazırlanmaktadır. Eğitimde niceliğin ve niteliğin arttırılmasıyla
toplumun tüm kesimlerin kapsayan esnek,
kişinin yeterliliklerini en üst düzeyde değer alandır.
Sistemle ve sürekli bir eğitim sistemiyle çocuklarımızın
bizim ve dünyanın geleceğine yön vereceklerdir.
2014-2015 eğitim öğretim yılının ülkemize hayırlı
olmasını temenni ediyorum, öğretmenlerimiz ve öğrencilerimiz
başta olmak üzere tüm eğitim camiasına
başarılar diliyorum.



                                                                        Orhan Erdem / Milli Eğitim Bakanı Yardımcısı

Yazıyı Eylül 2014 sayımızda okuyabilirsiniz...

11 Eylül 2014 Perşembe

Röportaj: Tahir Sarıkaya

...
Ülkemizde 90lı yıllarda sabah programları çok daha
magazinel boyutlardaydı. Şimdi ise halk siyasete,
gidişata, dünyaya dair sözler duymayı daha çok
önemsiyor sanırım. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Tükiye’de tek partilik sistemden sonra siyasete biraz
daha çok önem veriyoruz. Herkes sabah kalktığında
bir haber açıyor, bir televizyona bakıyor. Çoğu kişi
akşamları Ana Haber bültenini izlemese de her sabah
işe giderken “Dün gece ben uyurken dünyada neler
olmuş? Türkiye’de neler olmuş?” diye merak ediyor.
Bizim kitlemiz de o kitle.

Programınızın hazırlanışı ve içeriği hakkında biraz
bilgi verebilir misiniz?
Bu dönem biz sabahları biraz daha mizah programı
yapacağız. Sabah 6:45’de yayınımız başlıyor. 6:45’den
8’e kadar haber sunacağız. 8’den sonra olayı biraz
daha mizaha dökeceğiz. Çünkü 8‘den sonra genellikle
kadınlar evde oluyorlar ve onlar izliyorlar. Kadınlar işe
gidiyor, çocuklar okula gidiyor bu nedenle 8‘den sonra
bayanlar hitap etmek istiyoruz. Tabi insanlar artık
bıktı, Türkiye’de bir çok haber kanalı var her yerde
aynı haber. Değişen hiçbir şey yok. Dünya’de ne varsa,
Türkiye’de ne varsa bütün kanallar veriyor. Biz insanları
bu zor dönemden kurtarıp daha renkli bir hayata
taşımak istiyoruz, “renkli haber” yapmak istiyoruz.
Çok güzel, değişik projelerimiz var biz tutacağına da
inanıyoruz. Artık Beyaz Tv’de sabah haberleri mizah
programı olacak.



...
Hastane, okul, cami demeden bombalayan, hatta çocuk,
kadın demeden keyfince tutuklayan ülkeler basın
yayın bürolarını ve muhabirleri de hedef alıyor. Sizin
başınızdan böyle bir olay geçti mi?
Biz oradayken yalnızca bir defa böyle bir şey oldu.
Bizim kaldığımız yer sahilde, Gazze’nin en batısındayız
biz. Denizle aramızda 3-5 metre var. Sahilde 8 adet
otel var ve otellerde sadece yabancı basın konaklıyor.
İsrail Savunma Bakanlığına yazı yazıldı, burası basının
kaldığı yerdir buraya bomba atmayın denildi. Bomba
atılmadı fakat bizim döneceğimiz gece çok büyük bir
ses bombası atıldı. Taciz bombasıydı. Artık bunu nereye
çekerseniz çekin. Basına aklınızı başınıza alın, düzgün
haberler yapın mesajı verdiler. Tam denizin içine
attılar bombayı. Oradaki basın olarak bizlerde bir taciz
bombası olarak algıladık bunu. Dünyada İsrail ya da
BM, Netenyahu ya da her ne kadar İsrail kendi hakkını
savunuyor dese de, oraya gelen yüzlerce gazeteci oradaki
ölen masum insanların, masum çocukların neden
öldürüldüğünü çok iyi görüyorlar ve anlatıyorlar da
dünya ülkelerine.
Bosna’nın işgali sırasında ablukayı kaldıramasa bile
Türkiye’den gelen duaların onlar için öneminin anlatılamayacağını
söylemişlerdi. Gazze’de Türkiye’nin
çabaları karşılığını bulabiliyor mu?
Tabi ki oldu. Hemen anlatayım bir gün lobide bir Arap
Türk olduğumuzu duyunca yanımıza geldi. Tercümanımız
bize söylediklerini şöyel aktardı; Tayyip Erdoğan’ın
ayakkabısı çoğu Arap ülkelerinden daha değerlidir.
Türkiye ve Katar’dan başka dostları yok. Mısır’a çok
kızgınlar, çoğu Arap; İsrail, Mısır’dan daha dost diyor.

...

Röportajın tamamını Ağustos 2014 sayımızda okuyabilirsiniz...
Dergimize ulaşmak için lütfen iletişim sayfamızı ziyaret ediniz...







29 Ağustos 2014 Cuma

Meyveden Yağa, Yağdan Medeniyete

Zeytinyağı denince aklınıza ilk ne geliyor? Küçük, kayık bir tabağın
içindeki o muhteşem renkli sıvıya, taze ekmeği bandırıp ağzınıza
atmak mı? Zeytinin, domatesin, salatanın, yoğurdun üstüne gezdirilip
en güzel eşlikçisi olan sirke ile ittifakı mı? Daha ileriye gidelim…Akdeniz
gelmiyor mu aklınıza? Göz alabildiğince uzanan plajlar, deniz, güneş, kum…
Bir bahçe sofrası ya da, ailece toplanılmış, mor salkımlı çiçeklerin arasında,
karpuzdan önce yenen, dolmalar, fasulyeler…Tatil geliyor elbette aklınıza, sorumlulukların
bir süre geride bırakılması, basit hayatlar, basit yemekler, öğleden sonra
birazcık kestirmeler. İşte zeytinyağı sadece bir besin maddesi değil aynı zamanda neredeyse
kırk bin yıllık bir medeniyetin çocuğudur.
Ege Denizi’ndeki Santorini Adası’nda yapılan kazıların neticesinde 39 bin yıllık zeytin yaprağı
fosillerine ulaşılmıştır. Diğer tarafa, doğuya uzanırsak Kuzey Afrika’daki Sahra mıntıkasında
M.Ö. 12.000. yıla ait zeytin ağacı bulgularına bakarak, eski insanların da ağızlarının tadını
bildiğini düşünebiliriz. Ancak, ilk zeytin hasadını hangi medeniyetin, ne zaman yaptığını maalesef
tam olarak bilmiyoruz, yoksa ona teşekkürlerimizi iletmek gerçekten önemli bir vazife
olacaktı.
Anadolu’nun Tarihinde Zeytinyağı
Giritliler, zeytinyağının, Anadolu’ya gelmesinde ve Anadoludaki kavimler arasında yaygınlaşmasında
en önemli rolü üstlenmişlerdir. Ege’nin bu tarafındaki ve Akdenizdeki zeytin
üretimini yadsıyarak, bu medeniyeti batılı algılamak çok yanlış olacaktır. Homeros’un garbın
kültürü üzerindeki baskın ağırlığı nedeniyle, zeytin üretimi ve ürünleri sanki sadece Antik
Yunan’da başlamış ve onun mirasçısı olarak sadece batının devam ettirdiği bir kültür gibi
görülmektedir. Ancak tarihi iyi bilenler Helen Medeniyetinin sadece karşı Ege kıyılarını değil
Anadolu’yu da kapsadığını yadsıyamazlar.
Akdeniz ve Ege insanı için zeytin ve zeytinyağı sadece bir geçim aracı değildir. Zeytini yetiştirmek
ve ondan yağı çıkartarak üretimi devam ettirmenin her aşamasında önemli bir bilinç
yatar. Toprak insanı etkiler, insan toprağa saygı duyar ve onu sahiplenir. Bu karşılıklı etkileşim,
belki bilim adamları tarafından ispatlanamaz ama, önemli bir simbiyotik ilişki oluşmasını
sağlar. Toprağın verdiği meyveye insan ruhunu katarken, o meyvenin tadı, ekşiliği, acısı, kıvamı,
yararı, o toprağın inanının hamuruna sirayet eder. Bu yüzden Akdeniz ve Ege insanını
sadece zeytin ve ürünlerinin yetiştirilmesi ve üretimine bakarak anlayabiliriz.
Nasıl Yapılır?
Zeytin ağacının oldukça narin bir yapısı vardır. Çok yavaş ve ilgi isteyerek büyümesine
rağmen ömrü oldukça uzundur. Ortalama olarak 300-400 yıl yaşayabilen bu ağaçların üç
bin yaşında olanlarına da rastlamak işten değildir. Asırlık varlıklarından dolayı bu gümüşi
yapraklı ağaçlara mitolojide ve botanikte “ölümsüz ağaç” denilmektedir.
Zeytin ağaçlarının kökleri oldukça güçlüdür ve toprağın derinliklerine kadar ulaşabilir. Yazları
sıcak, kışları ılıman geçen iklimleri seven doğanın yeşil inci tanelerinden yağ çıkarma işlemi
Ortadoğu’da halen, altı bin yıl önceki haliyle yapılmaktadır. Zeytinler silkeleme yoluyla toplandıktan
sonra ezilerek hamur haline getirilir ve daha sonra bu hamurlar sıkılarak soğuk
presten geçirilir. Ortaya çıkan zeytin meyvesinin karasuyu ve yağı birbirinden ayrılarak işlem
sonuçlandırılır.
Zeytinin cinsine göre ortaya çıkan tat, uzmanlar tarafından, taze, yakıcı, acı, meyvemsi, tatlı,
kekremsi, küflü, rutubetli vb gibi pek çok farklı parametreye göre değerlendirilir ve kalitesi
tescillenir. Misafirleriniz için yapacağınız zeytinyağlı yemekleri ise, parmaklarını yemelerine
göre siz, kolayca sınıflandırabilirsiniz. Bunun için size bir kaç tane tarif hazırladık.


İmam Bayıldı

Malzemeler
1 Kahve Fincanı Çam Fıstığı
5 Adet Domates
5 Adet Kesme Şeker
4 Adet Kuru Soğan
1 Kahve Fincanı Kuş Üzümü
Yarım Adet Limon
Yarım Demet Maydanoz
6 Adet Patlıcan
12 Diş Sarımsak
10 Adet Tane Karabiber
2 Tatlı kaşığı Tuz
3 Adet Yeşil Biber
4 Kahve Fincanı Zeytinyağı
Hazırlanışı
Önce patlıcanlarımızı alaca olacak şekilde soyuyoruz ve her birine, derinliği iki santimetre olacak şekilde
yarıklar açıyoruz. Hazırladığımız tuzlu suyun içine attığımız patlıcanlar orada dinlenirken biz içini
hazırlayalım. Tavada bir süre kızarmasını sağladığımız yağın içine önce soğanları, sonra biberleri ve
çam fıstıklarını atıp 5-6 dakika kavuralım. Bu sırada rendelediğimiz domatesi tavaya boşaltıp üstüne
kesme şekeri, karabiberi, kuş üzümlerini ve yeteri kadar tuzu ekleyelim. 20-25 dakika kadar kavurduğumuz
içi, iki fincan yağ ile bir tencerede kızarttığımız ve sonrasında fırın tepsisine dizdiğimiz patlıcanların
içine dolduralım. Üzerini folyo ile kaplayıp, 200 dereceye ayarlanmış fırında 30 dakika kadar pişirelim.
Dilerseniz, folyoyu çıkartıp, üstünün kızarması için fırında bir 10-15 dakika daha bekletebiliriz.

Zeytinyağlı Biber Dolması

Malzemeler
1 Demet Dere Otu
1 Çorba Kaşığı Dolmalık Fıstık
12 Adet Dolmalık Yeşil Biber
1 Çorba Kaşığı Karabiber
1 Tatlı kaşığı Kimyon
1 Tatlı kaşığı Kırmızı Toz Biber
1 Kg Kuru Soğan
2 Çorba Kaşığı Kuş Üzümü
2 Su bardağı Pirinç
1 Çorba Kaşığı Salça
1 Tatlı kaşığı Toz Şeker
1 Tatlı kaşığı Yenibahar
2 Su bardağı Zeytinyağı

Hazırlanışı
Önce dolmalık biberlerimizi bir güzel yıkayalım. Sonra ister bıçakla, ister el maharetiyle üst kısımlarını
alıp, biberlerin içindeki tohumları temizleyelim. Biberler, kevgirde sularını akıtırken biz soğanları
küp küp doğrayıp zeytinyağında pembeleşene kadar kavuralım. Sıcak suyla yıkadığımız pirinci,
soğanlara ekleyelim ve tane tane olana kadar kavuralım. Sonra sırasıyla, salçayı, kuşüzümünü,
dolmalık fıstığı, baharatları ve tuzu pirincin içine atalım. En son kattığımız dereotunu bir kaç dakika
kavurduktan sonra tencereyi ateşten alıp soğumaya bırakalım. Bir fırın tepsisine dizdiğimiz biberlerin
dörtte üçünü, iç malzemeyle doldurup, biberlerin boyunu aşmayacak şekilde su ekleyip önceden
ısıtılmış 180 derecelik fırında 30 dakika pişirelim. Misafirlerinizin ve ailenizin parmaklarını yemeyeceğinden
emin olup servis yapabilirsiniz.

Vildan Karaağaç
Turuncu Dergisi Ağustos 2014

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Röportaj: Gaziantep B.B.Başkanı Fatma Şahin

T- Siyaset öncesi hayatınızı kısmen biliyoruz. Biraz okuyucularımızla paylaşır mısınız?

F.Ş.- İşçi bir babanın, ev hanımı bir annenin ilk çocuğuyum. Liseyi bitirip İTÜ Kimya mühendisliğini kazandığımda, o günkü şartlarda okumak hele İstanbul’da okumak benim, ailem ve çevrem için büyük bir hayaldi. Devlet yurdu ve imkanları olmasa okuyamazdım. Çünkü iki kardeşim daha vardı ve onlar da eğitim çağındaydı. Okulu derece ile bitirdim. Bitirdiğim gün valizimi aldım Gaziantep’e döndüm. Hemen iş bulmam lazımdı çünkü kız kardeşim de üniversite okuyacaktı. Eve valizi bıraktım hiç oturmadan doğru İş ve İşçi Bulma Kurumuna gittim. İşi buldum ve akşam eve öyle geldim. Beklemek, oyalanmak gibi bir lüksümüz yoktu o zamanlar. Özel sektörde 15 yıl fabrika mühendisi ve yönetici olarak çalıştım.

....
T- Siz siyasetin hemen her kademesinde görev yaptınız. Milletvekili, komisyon başkanlığı, Genel Merkez Kadın Kolları Başkanlığı, Bakanlık ve şimdi de Büyükşehir Belediye Başkanlığı… Teşkilatçı bir yapınız olduğunu da biliyoruz. Görev yaptığınız hangi kademe, size daha çok heyecan ve motivasyon sağladı.
“İnsana, insanın yüreğine dokunabildiğim her kulvarı çok seviyorum."

F.Ş.- Ak Parti benim için bir okul gibi oldu aslında. Daha seçim bile ortada yokken, kurucusu olarak çalıştığımız günler, milletvekili olarak herhangi bir köye giden bir hizmet veya bakan iken özellikle dezavantajlı kesimlere yapılan hizmetler, hepsi benim için tek tek kıymetli. Ben insana, insanın yüreğine dokunabildiğim her kulvarı çok seviyorum galiba motivasyonumu da artıran daha çok bu nokta oluyor. Ayrıca ben her bir görevim de Sayın Başbakanımız başta olmak üzere büyüklerimizden çok şey öğrendim. Siyasetin uzun soluk gerektiren bir maraton olduğunu, takım çalışmasının ne kadar önemli olduğunu hep yaşayarak öğrendik.


....




T- Belediyecilik biraz da erkek işi olarak algılanmıyor mu?

“Başarılı çalışmalara imza atan bir kadınının, erkek siyasetçiler tarafından yadsınması mümkün değil.”

F.Ş.- Bugün belediyeciliğin erkek işi olduğu anlayışında zihinsel bir dönüşüm yaşandı aslında. Hem erkekler hem de kadınlar açısından. Önceki seçimlerden de yakinen biliyorum. Başbakanımız, Genel Başkanımız, özellikle meclis üyelikleri listelerinde her dört kişiden birinin kadın olması yönünde çok çok titiz davrandı. Meclis üyeliklerinde bu sayıları aksi halde yakalayamazdık. 
Artık siyaset eril tahakkümünün egemen olduğu bir alan değil. Bu iş bir liyakat ve ehliyet meselesi olarak görülmeye başlandı. Gerçekten çalışan, kendisini ispat eden, başarılı çalışmalara imza atan bir kadınının erkek siyasetçiler tarafından yadsınması mümkün değil. Benim Türkiye’nin ve Gaziantep’in ilk kadın Büyükşehir Belediye Başkanı olmam Türkiye’de yaşanan değişimin en güzel göstergesidir. Anadolu kadını, benim şahsımda kendini gördü. Bir Anadolu kızının azimle çalışarak gelebileceği yeri gördü. Kadınlarımızın, kızlarımız kendilerinde var olan gücü fark etti. Bu değişim bizim hızımızı kesemez. Aksine bizi daha çok teşvik eder. Bu yolda nasıl daha çok çalışmamız gerektiğini gösterir. Bu umudun devam edebilmesi için daha çok çalışmalıyız.

....

Röportajın tamamını Ağustos 2014 sayımızda okuyabilirsiniz. 
Dergimize ulaşmak için lütfen iletişime geçiniz...





21 Ağustos 2014 Perşembe

Filistin Neyi Temsil Ediyor? - Ahmet Taşgetiren



Allah Rasûlü -sallellahu aleyhi ve sellem- "Nasılsanız öyle yönetilirsiniz" buyurmuştu değil mi?
     Evet, nasılsak öyle de yönetiliyoruz.
O halde, 1.5 milyar civarındaki dünya İslam nüfusu nasıl bir görünüm sergiliyor ki, Filistin yarası, ya da benzeri acılar, onun bedeli olarak müslüman hayalinin birer parçası halinde bulunuyor?
Bu noktada yapılacak ilk tespit, bugün dünyanın hiçbir yerinde İslam'ın, müslümanın hayatında kendi ölçüleri içinde belirleyici bir durumda olmamasıdır. Bunu, farklı sistem yapıları içinde yaşamak zorunda olan dünya Müslümanlarının İslam'la ilişkilerinde ortaya çıkan açı farklarını gözleyerek daha net görebiliriz. Bunun ibadet hayatından dünyaya bakışa kadar her alanda, Müslümanı kısıtladığı muhakkaktır.
İslam'ın belirleyici olup olmaması, Filistin ve benzeri yaralar için çok mu önemlidir? Evet çok önemlidir. Çünkü bugünün müslümanı, atomize hale getirilmiş müslümandır, ümmet bütünlüğünü kaybetmiş müslümandır. Hatta cemaat bütünlüğünü. Dünyanın herhangi bir yerindeki müslüman için değil Filistin'deki yaraya el uzatmak, yanı başındaki müslümanın acısıyla ilgilenmek bile tamamen "ferdî" bir değerlendirme meselesidir. Oysa İslam öyle düşünmüyor. Şura Süresi 39. âyette, "O mü'minler ki haklarına, yurtlarına tecavüz edildiği zaman yardımlaşarak öç alırlar." buyuruluyor. Demek İslam, müslümanı müslümana karşı sorumlu kılıyor. Kılıyor ama bu sorumluluk nasıl icra edilecek? İslam çağırdığı zaman kaç kişi kendisini "hayat”ın bağlayıcılığından kurtararak koşabiliyor? Filistin'deki, Afganistan, Eritre, Azerbaycan'daki Türkistan'daki bütün bu yerler müslümanların büyük kütleler halinde bulundukları yerlerdir-Müslümanların İslam'ı yaşayabilme kaygıları bizleri ne kadar ilgilendiriyor? Ya da çok çok ilgilensek "ferdî" olarak ne yapabilirdik? Demek İslâmın belirleyiciliğinin yok edilmesi, temelde ümmet gücünü ortadan kaldırıyor.
"Biz nasılız?" sorusunun bir cevabı, "çarpık harita" kavramında ifade edilebilir. Bugünün müslümanları "çarpık harita"nın sınırladığı bir çerçeveye mahkum edilmişlerdir.
     Ne demek bu?
Şu demek ki, 1.5 milyarlık nüfusu, siyasî ünitelere bölen haritalar, İslam'a düşman güçlü ülkelerin kaleminden çıkmıştır ve onların politikalarını yansıtmaktadır. 20. Asrın başında, İslam'ın merkezî gücü dize getirildiğinde, İslam toplumlarını, bugün bulundukları coğrafi statüye sokan, kimini bölen, kimini birleştiren, kimine mandayı, kimine esareti, kimine de muvazaalı bir bağımsızlığı öngören politika, İslam'ın cihanşümul politikası değildir. İslam düşmanlarının politikasıdır. İngilizlerin, Abdülhamid'in hilafet politikasına nasıl öfkelendiğini, müslümanların birliğinden nasıl tedirgin olduklarını biliyoruz. İşte, 1. Cihan Savaşı sonrasında Osmanlı Devletinin şemsiyesi öyle bir delinmiştir ki İngiltere, hilafet politikasının acısını, müslümanları parça parça ederek çıkarmıştır. Her kabileye bir devlet politikası, sadece İslam'ın büyük gücünü yok etmeye yönelik bir hareketti. Bunda da muvaffak oldular. Yalnız İngilizler değil, bütün Avrupa'nın politikası buydu. Rusya'nın politikası da öyle. Diyelim ki, Türkiye ile İran ve Araplar arasında kavim farklılığı vardı. İslam açısından bu farklılıkların problem haline getirilmesi de tartışılabilir. Ancak, diyelim ki, bu, farklı devletlere zemin olacak bir özellik olarak telakki edilsin. Peki bir Arap kavminden şu kadar devlet çıkarmak neyin nesi idi?
Koca Türkistan, bölük pörçük edilmiş. Hepsi aynı soydan, hepsi aynı dinden insanlar arasında farklı ünitelere bölecek ayrılıklar icad edilmiş, ancak bunlar, bir tek sömürgecinin idaresinde birleştirilebilmişlerdir.
Sonra her İslam ülkesinin birbiriyle bir toprak hesabı var. Aşağı yukarı bir asırdır, birbiriyle boğuşuyorlar. Oysa daha dün, Osmanlı delikanlısı, o topraklar için şehid düşmüş. Sırf İslam toprağı olduğu için. Sırf müslüman kanını savunmak için. Yemen'deki, Akka'daki, Trablus'taki şehid kanında kavmî bir kaygı yoktu. Ama şimdi verilen toprak kavgalarının tümü kavmî kaygılarca beslenmektedir. Bunu da, başta, haritayı çarpık çizenler özellikle hesaplamışlardır. Ta ki, müslümanlar arasındaki sürtüşmeler biteviye devam etsin. Olaya bu yönüyle bakıldığında Ortadoğu'da ve 1.5 milyar müslümanın yaşadığı topraklarda görülmesi gereken hesabın sadece Filistin  gibi kanayan yaralar olmadığı sonucuna varabiliriz. Belki taaa, Osmanlı'nın son günlerinden, yani İslam toplumlarının haritalarının çizildiği günden itibaren, İslam'ın nihaî ideallerini göz önünde bulundurarak yeni bir muhasebenin yapılması gerekir. Bu muhasebenin, özellikle müslüman aydınlar, fikir adamları tarafından yapılmasıdır en önce gerekli olan... Realitenin bütün olumsuzluğuna rağmen, müslüman münevverlerde oluşacak fikrî aydınlıklar, geleceğin dünyasını etkileyecektir.
Belki yukarıdaki sebeplerin bir sonucu olarak bugün, kaynayan bir dünya halindedir İslam toplumları... Düşünce hareketleri, sistem arayışları, bağımsızlık çabaları ve ülkeler arası ihtilaflarla İslam alemi, müthiş bir hareketlilik yaşamaktadır. Bu hareketlilikten güzel doğumlar da beklenebilir, hilkat garibeleri de... Bir anafor görüntüsü veren mevcut durum, İslam dünyasını şu anda zaaf içinde gösteriyor. Acaba yarınlarda farklı oluşumlar mümkün olabilir mi? Bu hareketliliğin içinde bizce o da saklı...
Sistem arayışları ve bağımsızlık hareketleri, İslam dünyası için beklenen bir gelişmeydi. Bir kimlik sorgulaması biçiminde gelişen bu çaba kaçınılmazdı.. Siyasî hürriyetini kazanamayan İslam toplumu, kimlik şuuruna erdikçe esareti tepecek, bağımsızlığı arayacak; siyasî hürriyetine sahip ancak İslam dışı bir çerçeve içindeki müslümanlar ise, kimlik şuurunu kazandıkça sistem arayışına girecekti. Şimdi aşağı yukarı bütün İslam ülkelerinde, İslam'ın bağlayıcılığını arayan bir bağımsızlık hareketi ya da sistem sorgulaması vardır. Bu, eğer İslam'ın aklı selimi çizgisinde büyürse, geleceğe güzel birikimler bırakabilir.
İslam dünyasının en büyük problemi, ülkeler arası ihtilaflardır. Bugün kaç İslam ülkesinin birbiriyle ihtilaf halinde bulunduğu incelense, gerçekten acı sonuçlar ortaya çıkacaktır. Bu kavgaların arkasında, İslam yoktur. İslamî kaygı yoktur. İslamî politika yoktur. Müslümanca bir basiret de yoktur. Bu kavgalar bizim kavgamız değildir. Herkes, arkasındaki süper gücü devreden çıkarmalı ve imanlarıyla konuşur hale gelmelidir. Bu ihtilaflar, bizim dünyamızın, belki Filistin'den de büyük yarasıdır. Biz Filistin yarasını şehit kanlarıyla sarabiliriz. Ama müslüman ülkeler arası ihtilafların açtığı yaraları asırlar bile sarmıyor.
     Bu yazıya şu soruyla da girilebilirdi:
     -Acaba süper güçler nasıl bir İslam dünyası istiyor?
Bu sorunun cevabı da, sanıyoruz yukarıdaki değerlendirmeler şeklinde olurdu. Bunun anlamı şudur: Bugünkü İslam dünyası, müslümanların şekillendirdiği bir dünya değildir. Siyasî sınırlarıyla, sistemleriyle, tamamen süper güçlerin politikasına uygun olarak şekillenmiş bir dünyadır. Sık sık, Lozan'ın Ortadoğu'da kurduğu dengeden ve bu dengenin kalıcılığından söz edilir. Hatta bazı politikacılar, Lozan'ın bu özelliğini bir öğünme vesilesi gibi değerlendirirler. Oysa durum hiç de öyle değildir. Lozan dengesi denen hadise, süper güçlerin İslam ülkelerine biçtiği modelden ibarettir. Bugün bu modeli topyekün yaşıyoruz. Filistin'in acısı da o modelin içindedir, Müslüman ülkeler arasındaki derin kavgalar da... Bizim liberal kapitalizmimiz de, Suriye'nin Baas sosyalizmi de...
‘Böyle İslam dünyasına böyle Filistin...’ ifadesi doğru. Ancak bu, gerçeğin bir boyutu, İslam dünyasında, süper güçlerin modelini aşan duyguların ülke ülke dal-budak saldığını, İslam imanının sınırların ötelerinde birbiriyle buluştuğunu, kucaklaştığını, bunun geleceğe çok önemli sesler ilettiğini de belirtmemiz gerekiyor.
"Her zorluktan sonra bir kolaylık vardır. Her zorluk iki kolaylık arasındadır." Filistin'e ağıt yerine, o sebeple Filistinli mücahidin şahsında bütün İslam dünyasında gelişen cihad ruhu için neşideler yazmak lazım.

Yıllar geçiyor ki Ya MUHAMMED
Aylar bize hep Muharrem oldu.
Allah için, ey Nebiyy-i masûm,
İslamı bırakma böyle bîkes,
İslamı bırakma böyle mazlum..

M.          Akif ERSOY, Safahat, s. 231


Ahmet TAŞGETİREN
Turuncu Dergisi Ağustos 2014