10 Aralık 2014 Çarşamba

TANRILAŞMA TEMAYÜLÜ VE EVRİM: LUCY



...
İnsan belli bir işi yaparken beyninin yalnızca belli
nöronlarını ve bu nöronlar arasındaki iletişim
ağını kullanır. Farklı bir eylemde ise beynin farklı
fizyolojik ve anatomik bölümlerini kullanırız. Merkezi
sinir sisteminin hafıza için ayrılan kısımları, motor
hareketler için ayrılan kısımları, duyusal uyaranlar
için ayrılan kısımları ayrı ayrı ve topografik olarak
halihazırda ortaya dökülmüş durumda. Zaten her
şeyi geçelim, vücutta en fazla enerjiye (haliyle
glukoza) ihtiyaç duyan beynin tüm nöronlarını aynı
anda çalıştırabilmek için muhtemelen ömrümüz
boyunca yediğimiz besin miktarının önemli bir
kısmını tek bir seferde tüketmemiz gerekirdi.
Tıpkı mide gibi yemek yenilince büyüyen
yenilmeyince büzülüp küçülen bir organımız beyin.
Aynı zamanda doğumdan itibaren hücreleri ölmeye
başlayan tek organ. Evet, doğumdan itibaren beyin
hücreleri ölüyor. Ama biz okuyarak, öğrenerek,
beslenerek beynin snaps denilen sinir hücrelerini
faaliyete geçiriyoruz. O yüzden yeni şeyler öğrenin,
yeni yerler görün, yeni insanlar tanıyın, bulmaca
çözün, okuyabilenler Kur’an okusun, dil öğrenin vs.
denilmesi boşuna değil.
LUCY adlı film, işte bu iddia edilen % 9 beyin
kullanma kapasitesinin % 100 ‘e çıktığı durumda
insanın nasıl bir varlığa dönüşebileceği hususu
üzerinde kafa yoran, fikir üreten, varsayımlarda
bulunan ve bunu çaktırmadan “evrim teorisi” ile
bağdaştırıp destekleyen fantastik bir film. Asıl
amaç bilim tanrısına tapınma olduğu için, “Evrim
teorisini insanların beyninde nasıl kalıcı hâle getirip
ispatlama yolunda merhale kazanırız?” kaygısı göze
fena halde batıyor. Beynin tam kapasite çalışmasını,
bunun evrim teorisiyle ilişkisini, insanın maymundan
geldiği teorisine dayatmadan anlatabilseydi LUCY
akılcı olabilirdi. Çünkü evrim teorisi; adı üzerinde
bir teoridir, ispatlanmamıştır. Maymun, biyolojik
yapısıyla insana en çok benzeyen hayvan olabilir
ama bu insanın maymundan türediği anlamına
gelmez.
İnsana en çok benzeyen ilk dişi maymun olduğu
iddia edilen ve adına LUCY denilen yaratığın ilk
kadın olduğu bilim dünyasınca kabul edilmektedir.
Filmin kahramanın ismiyle ilk dişi maymunun
isminin aynı olması tesadüf olmasa gerek.
...
Gülay Kurt


Yazının tamamını Kasım 2014 sayımızda okuyabilirsiniz.
Dergimize ulaşmak için lütfen iletim sayfamızı ziyaret edin.


4 Aralık 2014 Perşembe

Röportaj- Ayşe Böhürler

Gülay Kurt- Konumuz yine kadın… Genel bir algı olarak
sizce de kadın konusunu çokça konuşmuyor muyuz?
Değilse bu algı yanılsaması nereden kaynaklanıyor?
Ayşe Böhürler - Konuştuğumuz biraz tarihi, sosyolojik
ve toplumsal yaşamın çok hızlı olmasıyla birlikte
ortaya çıkan bir süreç. Konuşmamak mümkün değil.
Zenginlik ve fakirlik yani yoksulluğun artması, sınıflar
arasındaki farklar, rakamsal olarak erkek gücüne duyulan
ihtiyacın azalması, kadınların erkeklerin yaptığı
işleri yapabilir hâle gelmesi, teknolojik kolaylıklar gibi
birçok çerçeveyi çizebiliriz. Bugün dünyada 2 milyondan
fazla kadın kayıpsa, seks kölesi olarak kaçırılıp
çalıştırılıyorsa, bütün bu savaşların sonucunda ortaya
çıkan göçlerde kadınlar mağdur oluyorsa; bir kadın
sorunu vardır! Bu hem tarihten hem de toplumlar
arasındaki eşitsizliklerden kaynaklanan bir sorun ama
bugün geldiğimiz nokta için konuşursak bu kadar çok
abartılması, büyütülmesi, bütün sorunların merkezine
oturtulmasını gerektirecek kadar değil. Fakat
100 yıl önce Batılı hemcinslerimizin bile üniversiteye
kabul edilmek için dahi bir mücadele verdiğini de
unutmamak lazım. Bugün yasal olarak gelinen noktada,
kadın-erkek eşitsizliğini konuşacağımız bir yasal
eksiklik yok. Hemen hemen bütün ülkelerde -İslami
ülkeleri hariç diyeceğim- kadın-erkek eşitliğini, burada
eşitlik kelimesini birebir anlamında değil kadınlara ve
erkeklere verilen fırsat ve haklar arasında bir adalet
olarak görmek lazım, toplumda sağlamak noktasında
yasal düzenlemeler yapılmış.
...
“İslam dünyasında yönetimler birçok noktada yasalarını ve koşullarını Batıya entegre etmişler ama medeni hukuk dediğimiz alana girdiğimizde İslami kuralları koruyorlar ancak bu korumanın kadın için bugünkü şartlarda oluşturduğu zararları önleyecek bir çalışma yok.”
                             ....


“Gelenek aslında din gibi algılanıyor. 11 yüzyıldır
İslam yaşanıyor bu topraklarda. Böyle bir şey
İslam’da olmamasına rağmen siz İslam toplumu
olarak bunları konuşup çözmediğiniz için varmış
gibi görünüyor.”
G.K.- O zaman kültürü her şeyin hatta dinin bile
üzerine geçmiş olarak görebiliyoruz?
A.B. - Siz mesela beş vakit namaz kılan birisiniz,
çocuğunuzu 11-12 yaşlarında bir başka erkeğe vermeyi
bunun karşılığında para almayı dini bir bakışla
yapamazsınız. Ama bizim geleneğimiz böyle diyip
yapabilirsiniz. Gelenek aslında din gibi algılanıyor.
11 yüzyıldır İslam yaşanıyor bu topraklarda. Böyle
bir şey İslam’da olmamasına rağmen siz İslam
toplumu olarak bunları konuşup çözmediğiniz için
varmış gibi görünüyor. Mesela Yemen’de kadınlara
miras hiç verilmiyor halbuki Kur’an kadınlara
mirastan bir hak veriyor. Kur’an’ın kadınlara verdiği
hakları almak için bile bir mücadele gerekiyor. İslam
toplumlarında kadınla ilgili durumun kötü olduğu
ülkelerde,Kur’an kadını insan olarak muhatap alırken,
kadını insan yerine koymayan bir kültür bakışı
var. Onun değişmesi için dini anlatanların insanları
zorlaması gerekiyor, bu da kolay bir şey değil.
Bu çerçevede kadın meselesinde bakarken daha
karma toplumsal yapıların kadın-erkek eşitliğini
sağlama konusunda daha ilerletici bir rol oynadığını
görüyorum.
...
Röportajın tamamını Kasım 2014 sayımızda okuyabilirsiniz.
Dergimize ulaşmak için lütfen iletişim sayfamızı ziyaret ediniz.


26 Kasım 2014 Çarşamba

Röportaj: Kuaybe Gider

Kuaybe Gider: Kadınların iş hayatına girişimcilik ruhuyla hızlı bir giriş
yapmasının hem ekonomi adına hem de bireysel olarak kadınlarımız adına
çok güzel gelişmelere vesile olacağına inanıyorum. iş hayatında toplumun
kadına bakışı da eskiye nazaran gelişerek iyileşme gösteriyor zannımca.
Ekonomik özgürlüğünü elde eden kadın, özgüveni yüksek kadındır.
Toplumunda özgüveni yüksek kadınlarımıza fazlasıyla ihtiyacı vardır.
Bunların yanı sıra toplumu ayakta tutan milli ve manevi değerlerimizi genç
nesillere aktaran da ilk muallime sıfatıyla tanımlanan kadınların sırtındadır.
Tüm bunları tek bir çatı altında topladığımızda da kadının toplumdaki yeri
ve önemini daha iyi anlayabiliyoruz.



Z.C.- Kendinizi gelecekte nerede görmek istersiniz? Ne zaman “Kariyerimin zirvesine ulaştım.” diyebilirsiniz?
K.G.- Sanırım bunu hiç söylemeyeceğim, yani söylememeliyim. Zirve dediğimiz nokta herkes için başka bir yer ifade eder. Bu, insanın ufkuna ve meseleye bakış açısına göre değişiklik arz eder. Benim için her zaman yapacak bir şeyler vardır. Bir kişinin “Kariyerimin zirvesindeyim artık atılacak yeni bir adım bile kalmadı, yapılacak her şeyi yaptım.” dediği an bana göre kişinin bittiği andır. Gelecekte kendimi nerede görmek isterim? Bunu çok düşünmedim ama bu bir makam veya kariyer odaklı bir istek olmamalı. Hani o duruşuyla, oturup kalkmasıyla, yaptığı işin mükemmeliyetiyle, kişiliğiyle kısacası her yönüyle mükemmel bir insan tipi vardır ya işte onu yakaladığımda olmak istediğim yerde olacağım diye düşünüyorum.
Z.C.- Moda kavramı hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Modayı takip eder misiniz?
K.G.- Moda değişken bir kavram aslında. Hiç eskimeyen, her gün başka bir yeniliğe imza atan, birçok özgün ve sıra dışı insanın aynı çatı altında toplandığı büyük bir sektör. Modada takip edenden ziyade takip edilen olmayı tercih ederim.

.....


Z.C.- İnsanların çalışan kadın ile ev hanımına karşı bakışındaki
farklılıklar nelerdir? Erkeklerin çalışan kadınlara karşı
davranışlarını nasıl görüyorsunuz?
K.G.- Aslında çok ilginç bir analizim var bununla ilgili. Bakıldığında Türk toplumunda erkeklerin
büyük bir kısmı kadının çalışmasını
istemiyor veya karşı çıkıyor. Sonrasında
kadın çalışmaya başlayıp kendini ispat
edip başarılarıyla anılmaya başlayınca
yine aynı -o kadının çalışmasını istemeyen-
kitle, bu defa da kadının başarısıyla
övünmeye başlıyor. Çok çelişkili bir
durum değil mi sizce de? Sanırım bir
güven eksikliği söz konusu burada.
İnsanların çalışan kadın ile ev hanımına
bakışındaki farklılıklara gelince ise esasında
her ikisi de çalışan kadın benim
gözümde fakat biri maişet için, diğeri
ise bilabedel olarak çalışıyor. Ama insanların
gözünde böyle olmuyor. Kültürden
kültüre değişkenlik gösterebiliyor bakış
açısı. Bulundukları bölgenin kültürü,
ekonomik geliri, aile yapılanması bunlar
etkiliyordur. Kadın isterse dışarıda
çalışsın isterse de hanesinde çocukları
ile meşgul olsun, her halukarda saygı
duyulmayı ve sevilmeyi hak ediyor.
Sınıflandırmadan sevip sahiplenmek en
güzeli bence.
...

Z.C.- Bu ayki konularımızdan
biri de ‘Kadına Şiddet’.
Sizce erkekler neden şiddete
başvurur? Kadınların kendi
ayaklarının üzerinde durması
erkeklerin şiddet uygulamasını
azaltır mı?
K.G.- Bana kalırsa sadece aciz
erkekler şiddete başvurur ve bu
erkekler için acınılası bir durum
gerçekten.
Rabbin sana dil vermiş kardeşim
konuş, sorunlarını çöz diye.
Üstüne bir de beyin vermiş
düşün ki sıkıntılarına bir çözüm
bul diye. Niçin kullanmıyorsun?
O ellerini sana emanet edilen
hanımını döv diye vermemiş.
Akıllı bir adam bunu çok rahat
düşünebilir fakat aciz, kabiliyetsiz
erkekler de meseleyi
şiddetle çözdüm zanneder.
Kendi ayakları üzerinde duran
kadınlarda şiddet uygulaması
azalır diyemem çünkü şiddet,
erkekle alakalı bir durum.
Kadının nerede ve ne iş yaptığına
bakmıyor maalesef. Eve
girdiği andan itibaren “Bu kadın
benim eşim ve her hakkı bende
mevcut.” havasında düşünen
erkeklerde mantık aynı olduğu
sürece konjonktür değişse bile
onlara pek etki etmiyor. Belki
erkek okurlarımız bana kızıyordur
şu an ama onların da
empati kurarak düşünmelerini
istiyorum.
Birde ekonomik şiddet diye bir
olay var biliyorsunuz; kadını bağımlı
ve fakir hâle getiren, ekonomik
kaynakların ve paranın
kadın üzerinde bir yaptırım ve
kontrol aracı olarak kullanıldığı,
bana göre en az diğeri kadar
kötü bir şiddet türü. Kadının
çalışmasına izin vermeme,
çalışıyorsa iş hayatını olumsuz etkileyecek
kısıtlamalar getirme, para
harcama özgürlüğünü elinden alma,
çok az para verip yapılması mümkün
olmayan şeyleri talep etme, yiyecek/
giyecek gibi ihtiyaçlarını almasına
izin vermeme gibi davranışlar. İnanın
bunları konuşurken dahi içim eriyor.
Neyse... Kadına şiddet mevzusunda
çok kızgınım gerçekten. Çok uzattım
belki ama önemle vurgulamak istediğim
şeylerdi bunlar. Turuncu dergisi
de bunun için bana fırsat tanımış
oldu çok teşekkürler.
....

Röportajın tamamını Kasım 2014 sayımızdan okuyabilirsiniz...
Dergimize ulaşmak için lütfen iletişim sayfamızı ziyaret ediniz...



24 Kasım 2014 Pazartesi

Tebrik


Turuncu Dergisi olarak her anımızda yanımızda olan öğretmenlerimizin 
öğretmenler gününü kutluyoruz.

21 Kasım 2014 Cuma

Kırıkları Toplama Zamanı




Tanımla kendini, sen kimsin?
Kimliğinle varsın çünkü dünyada.
Bir tanımın yoksa kendi kelimelerinle,
kendine dair,o zaman sen
sen değilsin; sen sende değilsin.
Senin tanımlarını başkası yapıyorsa,
kelimelerin boşlukta asılı kalıyorsa,
üzülmelisin!
İnsandan başla mesela, insan
nedir? “İnsan; yürüyen bir hayvan,”
diyorsan, “...birbirine kurt olan.
”diyorsan, “Ünsiyet miydi neydi,
bir şeyler daha vardı ama...”diye
çağrışımlar varsa zihninde; kafan
karışmış kardeşim, aklını temizle!
Birey, fert, şahsiyet diye kavramlar
uçuşurken zihninde sen ısrarla
birey kelimesinde takılıyor, onda
karar kılıyorsan; taşların yerinden
oynamış demektir.
Şahsiyetin inşasını kim yapar bilmiyorsun
demektir.
Şahsiyetin yoksa, zaten hiçbir şeyin
yoktur ama neyse...
“Aile olmak nedir?” diye sorsan.
Aile olmak, birbirine dayanıp birbirinden
güç almak yerine, birey
olup tek başına ayakta durmak, tek
başına yaşamaksa tercihin; kavramlarını
sen kurmuyorsun demektir.
Şiddet gelip gelip kapına dayanıyor,
bazen içeri dalıp dilsiz bir dilde
konuşmaya başlıyorsa; sen yok
olmuşsun demektir. Sevgi-şiddet,
aile-şiddet, merhamet-şiddet,
aşk-şiddet... Yan yana gelmemesi
gerekenler yan yana geliyorsa, boşanmak
için can atan insanlar ülkesine
dönmüşse yaşadığın topraklar;
aile olamıyorsun demektir. Duyguların
karışmış kardeşim, duygularını
temizle!
Çocukları bir emanet titizliğinde görecekken,
bir mülkiyet gibi bakmaya
başlamışsan vah sana! Emanetlerin
etrafa dağılmışsa kırık bir cam bardak
parçası gibi, yanmalı için.
Günün sonunu bile göremiyorsan,
içine üflenen soluğun sahibine sığın.
Çünkü sen basiret ve ferasetinle
çağları öreceksin. Elbiseni temizle!
Kırıkları toplama zamanı.
Sabretmelisin. Fakat sabır nedir,
bilmelisin önce!
Sen merhamet çınarını büyütmek,
emanetleri ehline eksiltmeden vermekle
sorumlusun. Kelimelerin bir
kuş gibi kanatlanıp yürekler okşamalı.
Sabrın dağları deldiğini bilmelisin.
Tohumlar ekmelisin asırlık.
İlk emanet sensin. Kendine ihanet
etme. Kendini bulursan, kendin
olursan ışık görülecek ufukta.
Hayatı tanımlamayı başkalarına
ihale etmiş biri, başkasının yerine
yaşıyordur. Kendi adına yaşamayı
öğrenmelisin. İyilik-kötülük, doğruluk-
yanlışlık, adalet-zulüm, kâr
–zarar, hak-batıl tanımlarını bir kez
daha sorgula.
Taşların yerini kim belirliyor? Yerinden
edilen her bir taşın yerine ne
konuluyor? Kim için yaşıyoruz? Ne
için çabalıyoruz bir ömür boyunca
bir daha bak!
Emeklerimiz kurda kuşa yem olsun
istemeyiz çünkü.

Ayşe Bostancı
Turuncu Dergisi Kasım 2014