23 Şubat 2011 Çarşamba

'SAFA APARTMANI'NIN ÇOCUKLARI


Çocukluğumun en renkli anılarının adresi Kavaklar
Caddesi, Emekçi Sokak, Safa Apartmanı 1 numaralı dairesiydi.
Öğleden sonraları apartmanımızın merdivenlerinde
poğaça, kek kokardı. Her dairede en az üç çocuk vardı.
Öğleden sonraları biz ortasında dut ağacı olan küçük bahçeye,
annelerimiz gün sırası kimdeyse oraya. Her gün toplanırdı
bizim apartman halkı. Bir numarada biz oturuyorduk.
İki numarada Hacer Teyzeler, üç numarada Rabia Teyzeler.
İkinci katta sırasıyla Uzun Ayşe Teyzeler, Zübeyde Ablalar,
Özkan Abiler, üçüncü katta Havva Teyzeler, İzmirli Bankacı
Amcalar, depremde hayatlarını kaybeden Dilek Teyzeler…
Küçük bahçede oyun oynarken biraz sesimiz yükselse,
apartmanımıza nerdeyse bitişik iki katlı müstakil evin
üst katındaki yeşil panjur açılır, Fikriye Teyze bütün heybetiyle
seslenirdi; “gürültü yapmayın!”. Bu seste ve ifade
de anlayamadığım daha önce apartman halkından duymadığım
tatlı, buruk bir ifade vardı. Tek kız çocuğu ve en
küçükleri ben olduğum için abimler, arkadaşları Serkan
Abi, Özkan Abi, Fatih Abi, bitişiklerindeki Merve apartmanının
giriş katında oturan Gülizar Teyzenin oğulları Recep Abi
ve Mehmet Ali Abi. Hepsi kaçışırlar, apartmanın kömürlüklerine
saklanırlardı. Ben ortada öylece kalakalırdım. “Söyle
onlara Elif! İnersem toplarını ellerinden alırım.” Fikriye teyze
çocuklar arasında bir efsaneydi. Kimseyi dövmemiş incitmemişti
ama biz hepimiz ondan çekinirdik. Tek muhatabı
biz çocuklardık. Apartman halkından kimseyle muhatap
olmaz. Selamlaşmaz, gözlerini kaçırırdı. Önce eşini, daha
sonra gencecik evladını kaybettikten sonra tek teselli kaynağı
olan bahçesi; parsellenmiş, bir müteahhide verilmiş ve
iki blok apartman yapılmış. O nedenle apartman halkından
kimseyle konuşmuyor. Çok gürültü yaptıkları zaman sadece
çocuklara bağırıyordu. Fikriye Hanım Teyzeyi evinin ikinci
katında, arka pencerede görünce ödüm kopuyor, abimler
kömürlüklerden çıkmadan ben evimize kaçıyordum.
Öğleden sonraları evlerinde kimseyi bulamayan çocuklar
için adet kapı önlerindeki ayakkabılara bakmaktı.

Kimin evinin önünde ayakkabı varsa...
Ayakkabılar en çok hangi kapı önünde kümelenmişse o
gün orada oturuluyor demekti. İki nolu daire Yavuz Abilerin
eviydi. Kalabalık, eğlenceli bir evdi. İki abla, iki abi ve Yavuz
Abi. Kısa süre önce babalarını kaybetmişlerdi. Çok hüzünlü
günler yaşanmıştı ama bahar mevsimi ile birlikte apartmanımız
biraz daha normalleşmişti. Üç numarada oturan
Fatih Abinin iki ablası vardı. Söylenenlere göre onların
annesi de yıllar önce ağır bir hastalık geçirmiş, vefat etmiş.
Babaları Fatih Abinin annesi Rabia Teyzeyle evlenmiş. Bu
apartmanda her evde bir hikaye vardı. Fikriye Teyzenin hışmından
kaçıp hangi dairede toplanılmışsa o kapıyı çalıp
teyzelerin, ablaların arasına karışıyordum. Herkesin yüksek
sesle konuştuğu kalabalık bir ortam. İki numaradan Zahide
ve Mahibe Abla, üç numaradan da Halide ve Müfide Abla
üst kattan Ayten Abla annelerinin konuştuklarını neredeyse
ortak bir noktada buluşturuyor, arada tercümanlık yapıyorlardı.
Hacer Teyzeler Sivas’tan, Sarıçicek yaylasından bahsediyorlar;
Rabia Teyze Trabzon’daki köyünden, Sultanmurad
yaylasındaki çürükortası kutlamalarından, dağların sisinden,
dumanından dem vuruyorlardı.

Memnundu herkes birbirinden...
Komşularımızın bir kısmı lazdı, bir kısmı kürt. Kimse kimseyi
açık seçik anlayamasa bile komşuluklarından memnundular.
Koşarak geldiğimi görünce, Fikriye Teyzenin yine panjuru
açıp oynayan çocuklara kızdığını anladılar. Uzun Ayşe
Teyze oradakilere Fikriye Teyzenin aslında iyi bir kadın olduğundan
bahsetti. Çok genç yaşta kocasını ardından tek
oğlunu kaybedince hayata küsmüş, tek oyalandığı meşgalesi
olan bahçesinin de varisler tarafından parsellenip satılması,
iki blok apartmanın dikilmesi onu tamamen çekilmez
bir insan yapmıştı. Daha pek çok şeyler anlattı Uzun Ayşe
Teyze. Bizim apartmanda anneler bir araya geldi mi çoğu
zaman kızlar –her evde iki üç genç kız vardı çünkü- da bir
araya geliyorlardı. Ortam her zaman eğlenceliydi. Ablaların
çantalarında rengarenk kumaşlar, ipler, bez parçaları olurdu.
Annemin çantasından çıkan en çok sevdiğim oyuncaklarım
oya ile mine bebeğe mutlaka yeni bir şeyler dikilirdi. Yünlü
bir kumaş parçasından yelek, saten ve dantel parçalarından
şık bir bluz veya uzun kabarık bir etek…
Safa apartmanındaki her yeni gün biz çocuklara yeni
bir öykü demekti. Annem apartman sakinlerinden duyduğu
her yeni şeyi o akşam bize hikâyeleştiriyordu. Her tepesine
çıktığında yeni tepelerin ortaya çıktığı yemyeşil yaylalar,
koyun sürüleri, inekler sis duman hikâyeleri… O evdeki
aileler farklı şehirlerden farklı kültürlerden gelmişti fakat
biz çocuklar hepimiz aynı hassasiyetle yetiştirildik. Kömürlük
katında mescide çevrilmiş bir yer vardı. Orada biz çocuklar
Kuran öğreniyorduk, apartmandaki genç kızlar dikiş öğreniyorlardı.
Annem de bazı günler orada konuşuyordu. Safa
apartmanının mescidi mahallede ün saldı. Önce apartmanımıza
Cuma pazarı yönüne bitişik küçük evde yaşayan
yazmacı Eminanım Teyze, sonra yolun karşısındaki balıkçı
Kemal Amcanın karısı Fethiye Teyze, kızları gelmeye başladılar.
Mescid günleri şenlikli olmaya başlamıştı. Receb Abinin
annesi Gülizar Teyze mescidin temizliğinden sorumluydu.
Kimse onu görevlendirmemişti. Ama bu işten keyif alıyordu.

Mescid günleri...
Bitişikteki Merve apartmanının bütün sakinleri de gelmeye
başladılar. En üst kattaki Macide Teyze, karşısındaki
Zehra Teyze –benim doğumumla her gün gelip beni yıkamış
annem öyle anlatırdı- diğer bütün sakinleri mescid günlerimize
katılıyorlardı.
Biz çocukları kontrol edebilmek için en öne oturtuyorlardı.
Orada biz çocuklaraydı güya anlatılanlar ama “kızım
sana söylüyorum gelinim sen anla” denir ya. Bütün katılanlar
her şeyi öğreniyorlardı. Görgü kurallarından tutun da birlikte
yaşama kültürüne kadar. Hepimiz orda öğrendik Ebu Zer’i,
Musab’ı, Ammar’ı, Ümmü Süleym’i, Peygamberimizin inceliğini,
kibarlığını…
Bugün düşünüyorum da Safa apartmanında uzun yıllarımız
geçmiş gibi. Hesap ediyorum biz 1995 yılında başka
bir adresteydik. Demek ki topu topu 3.5 yıllık bir süre.
Sarsılmaz dostlukların kurulduğu, unutulmaz anların yaşandığı
Emekçi sokak maceramızın en özel kişisi Fikriye Hanım
Teyze bugün hala yaşıyor, çok yaşlı ve hasta. Zaman zaman
gidip onu ziyaret ediyoruz. Safa Apartmanının bütün çocuklarını
hatırlıyor, ayrı ayrı soruyor. Şimdi evli olanlara ulaştırmamız
için ufak tefek hediyeler sarıyor.Ve hep o günü hatırlıyoruz.
Fikriye Teyze'nin bir kandil gecesi mis gibi tereyağı
kokulu helva tenceresiyle mescide girip aramıza karışmasını.
Sertliğini muhafaza ederek “helva yaptım hepiniz buradasınız
diye, pay edin kızlar oni” deyip el örgüsü şalı omzunda,
yere yakın bir tabureye oturup anlatılanları dinlemesi
bir film karesi gibi biz çocukların hafızalarına yerleşmiş. Ne
zaman bir araya gelsek hatırlıyoruz. Muhti laz, ufak tefek, kırmızı
yanaklı bir kadın olan Fikriye Teyze çocuk belleklerimizin
en müstesna yerinde muhafaza edilmekte. Önünde rengarenk
ortanca saksıları olan, balkonunda envai tür açelya
yetişen yeşil panjurlu iki katlı bahçeli ev her Emekçi sokağına
gidişimizde biraz daha küçülmüş geliyor, ancak ona dair
anılarımız hala çok büyük!...

Hacer ÜNSAL GÜNDÜZ

AFİYET, BAL, ŞEKER



Marmelatlı Kurabiye
Malzemeler:
1 Paket margarin
4 Çorba kaşığı pudra şekeri
1 Yumurta (akı üzeri için, sarısı içi için)
1 Paket kabartma tozu
1 Paket vanilya
1 Limon kabuğu rendesi
Un (aldığı kadar)
Üzeri için fındık
Yapılışı:
Oda sıcaklığında ki margarini ve diğer bütün malzemeler karıştırılıp
kulak memesi kıvamında bir hamur elde edin. Hamurdan ceviz
büyüklüğünde parçalar kopartıp elinizde yuvarlayın. Tepsiye
dizdiğiniz kurabiyelerin ortalarına parmakla bastırarak ortasında
boşluk oluşturun. Kurabiyeleri önce yumurta akına sonra da
dövülmüş fındık veya badem içine bulayın. Kurabiyeler pişip
soğuduktan sonra içlerine birer çay kaşığı kadar marmelât doldurun.

Yalancı Perde Pilavı
Malzemeler:
Milföy hamuru (kişi sayısınca)
1 Adet bütün tavuk
2 Su bardağı pirinç
1 Servis kaşığı kadar tereyağı
Yarım çay bardağı sıvıyağ
1 Kuru soğan
1 Su bardağı kabukları soyulmuş badem
1 Çay kaşığı karabiber
1 Çay kaşığı safran
1 Çay kaşığı tarçın
1 Çay kaşığı dolma baharı
Yapılışı:
Pirinci sıcak ve tuzlu suda bir kaç saat bekletin. Tencerede
eritilmiş tereyağı ve sıvıyağ karışımında, küçük küçük
doğradığınız soğanı kavurun. İçine sıcak suda bekletilip
kabukları soyulmuş olan bademleri ilave edin. Bademler biraz
pembeleşene kadar kavurun. Daha sonra yıkayıp süzgece
aldığınız pirinci de tencereye aktarıp üç-beş dakika daha
kavurma işlemine devam edin. Tuzu ve baharatları da pirince
ekleyip, dört bardak tavuk suyunu da ilave edip suyunu
çekinceye dek pişirin. Ocağın altını kapatın. Kapağın hemen
altına kağıt havlu yerleştirip pilavı demlenmeye bırakın.
Tavuğu haşlayıp parçalar halinde didikleyin. Pilav ile karıştırın.
Milföyleri tezgâhta hafifçe açılarak büyütün. İçine soğumuş
olan pilavdan büyükçe bir kaşık dolusu koyup bohça şeklinde
katlayın. Katlanan kısımlar alta gelecek şekilde yağlı kağıt serilmiş
fırın tepsisine dizin. Üzerlerine yumurta sarısı sürülüp bademle
süslenerek 180 derecelik fırında üzerleri kızarana kadar pişirilir.

Rabia YILDIRIM

HÜR ADAM



Gişe rekorları kıran “Minyeli Abdullah”la bir döneme
damgasını vuran yapımcı ve yönetmen Mehmet Tanrısever,
20 yıl aradan sonra yine çok konuşulacak bir filmle Türk
sinemasına dönüş yaptı. Mehmet Tanrısever bu kez Said
Nursi’nin hayatını ele alan “HÜR ADAM” filmiyle hem yapımcı
hem yönetmen hem de senarist olarak sinema seyircisiyle
buluştu.
Daha vizyona girmeden pek çok tartışmanın da odak
noktası olan filmin senaryosunu Ahmet Çetin, Mehmet Uyar
ve Mehmet Tanrısever’in kaleme aldığı Hür Adam filminde
Said Nursi’yi Mürşit Ağa Bağ canlandırdı.
Çekimleri, Isparta’nın Eğirdir İlçesi´ne bağlı Barla Beldesi,
Safranbolu ve İstanbul’da gerçekleştirilen Said Nursi’nin
hayatını anlatan ´Hür Adam´ filminde 70 kişilik bir teknik
ekip ve 1000 kişinin üzerinde figüran ekibi yer aldı.
Projenin 1 yıl süresince devam eden hazırlık aşaması
sonucunda filmin çekimleri 8 haftalık süre içerisinde
tamamlandı.
Çalıntı olduğu gerekçesiyle filme dava açıldı,
Cumhuriyetten öç almak için kurulan gerici komplonun bir
parçası olduğunu ileri sürdü. Yönetmen Mehmet Tanrısever’e
filmi para için yaptığı söylendi, Said Nursi’nin suretini gösterdiği
için kızıldı. Film hakkında yapılan tartışmalar daha uzun
süre devam edecek gibi. Ama sonuçta bu ülkede bir Said
Nursi filmi yapılması için geç bile kalındı. Gelişen sinema teknolojisi
ve maddi imkanlar arttığı halde beyaz sinema adına
çok da elle tutulur kaliteli filmler izlemediğimizi söyleyebiliriz.
Ama bence bu filmle birlikte daha cesur, daha büyük
yapımların kapıda olduğunu hissedebiliriz. Hür Adam filminin,
evet sinemasal açıdan eksik yanları olabilir, yan rollerdeki
oyuncular daha özenle seçilebilirdi. Ama ne olursa
olsun sonuçta bir Said Nursi filmine sahip oldu Türk sineması.
Başka filmler de çekilmeli. Başka denemeleri de olmalı.
Bir tane var diye rahat oturulmamalı. Buradan hareketle
Mimar Sinan’ın, Mevlana’nın, Hacı Bektaşi Veli’nin, Yunus
Emre’nin de filmleri çekilmeli. Türk sinemasında son yıllardaki
gişe hasılatlarına bakıldığında sinemanın bir idealizmden
öte para da getirdiği dikkate alınarak artık bir İstanbul’un
Fethi filmi çekme cesaretini göstermeli yapımcılar. Özellikle
de İstanbul 2010 projesi fetih filmine destek için iyi bir fırsat
olabilirdi. Bunlar iyi adımlar. Daha iyisi de olacak inşallah.
Hür Adam filmine geri dönecek olursak… Film yazdığı
kitaplar ve yetiştirdiği talebelerle 80 seneyi aşkın
süredir Türkiye’den başlayarak bütün dünyayı etkileyen
Bediüzzaman Said Nursi’nin hayatından kesitler taşıyor. Pek
çok ilmî ve edebî çalışmaya konu olan Bediüzzaman’ın hayatı
“Hür Adam”da ilk kez dramatik bir yapıyla sinemaya uyarlandı.
Küçük yaşta medrese eğitimiyle kendini geliştirdikten
sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ve cumhuriyetin
kurulması sancıları arasında, savaşlar ve işgaller yaşayan bir
millete İslam’ı ve imanı, asrın gerekleriyle hatırlatmak gayesiyle
yola çıkan Bediüzzaman’ın hayatı, esaretler, mahkemeler,
sürgünler ve hapislerle geçti. Sadece kitap yazdığı ve
talebe yetiştirdiği için pek çok iftira ve komployla ortadan
kaldırılmaya çalışılan Said Nursî, her şart altında yazımına
devam ettiği Risale-i Nur Külliyatı adlı eserlerini her yere ve
herkese ulaştırmaya çalıştı.
Yeni Şafak gazetesi sinema yazarı Ali Murat Güven, film
için şunları söylemişti: “Aylar önceki bir yazımda belirttiğim
gibi, Türkiye Cumhuriyeti sinema tarihinde hasılat rekoru,
yaklaşık 4 milyon 350 bin biletli izleyiciyle “Recep İvedik-
2”te... Bu utanç verici rakam, ülkemizin hem yüz yıllık entelektüel
birikimi, hem de halkımızın sinema bilgisi ve bilincini
simgeliyor ne yazık ki... Yapımcılar görevini yaptı, dağıtıcılar
görevini yaptı, benim gibi sinema yazarları da görevini
yaptı... Şimdi artık sıra sende...” Türk sinemasının bu hasılat
ayıbından kurtularak daha kaliteli filmlere hakkı olan izlenme
sayısı verilmeli ki daha iyi filmler için yapımcılar cesaret bulabilsin,
yönetmenler izleyicinin kalitesini dikkate alsın.

Yapımcı / Yönetmen Mehmet Tanrısever

1953 Konya doğumlu Mehmet Tanrısever, işadamı kimliğine
1989 yılında “Minyeli Abdullah” filmiyle yapımcılığı da
ekledi. Hekimoğlu İsmail’in aynı adlı romanından uyarlanan,
Yücel Çakmaklı’nın yönettiği ve başrollerinde Berhan Şimşek
ile Perihan Savaş’ın olduğu film, haftalarca gösterimde kalıp
o dönem için bir rekor olan 403 bin seyirci sayısına ulaştı.
Ertesi yıl devam filmi “Minyeli Abdullah 2”nin yapımcılığını
üstlenen Tanrısever daha sonra da İsmail Güneş’in yönettiği
“Çizme” (1991), Ünal Küpeli’nin yönettiği “Benim Zaferim”
(1991) ve Nurettin Özel’in yönettiği “Garip Bir Koleksiyoncu”
(1994) filmlerinin yapımcısı oldu.
1992’de “Sürgün” filmiyle yönetmen koltuğuna oturan
Tanrısever, bu filmle 45. Salerno Film Festivali’nden ikincilik,
11. Taşkent Film Festivali’nden de Gümüş Simurg ödülüyle
döndü.

Zeynep ZELAN

EĞRİ OTURUP DOĞRU KONUŞALIM



Kadınlar gün, çay, ziyaret, dini sohbet, ne vesile ile bir
araya gelirlerse gelsinler içinde az da olsa bir ikram bulunsun
isterler. Leziz ikramlar yanında çaylarını yudumlayıp
muhabbet etmekten büyük keyif alırlar. Dünyevi- uhrevi pek
çok şeyden bahsederler bu ortamlarda. Kâh siyaset kâh şifalı
bitkiler üzerine ara vermeden konuşurlar. Bu tip pastalı,
börekli ev oturmalarında laf döner dolaşır ve muhakkak
“fazla kilolar” a gelir. “Aslında bunları yemesek daha iyi” sözleri
eşliğinde çatallar bol kalorili çeşitlere doğru uzatılır ve bir
anda diyet defterleri açılıverir. Neler yenerek, hangi süre zarfında,
kaç kilo verildiği, ne kadarının geri alındığı konuşulmaya
başlanır. “Sen yine iyisin. Benim şuram şöyle, buram
böyle. Bu kadar fazlam var” şeklinde karşılıklı moral verilir.
Sabah aç karna içilecek maydanoz, lahana suları tavsiyeleri
havada uçuşurken, tuzlular bitirilip tatlılara geçilir. Gençken
incecik olunduğundan bahsedilip avunulur. Televizyonlarda
kilo verdireceği garanti edilen yeni reçeteler ve teknikler
paylaşılır. Bir masa başı muhabbeti daha benzer şekilde
sürer, gider. Yapılan araştırmalar; kadınların, vücutlarını
erkeklerden daha farklı algılayıp, normalden azıcık sapmalarda
bile kendilerini şişman bulduğunu ve günümüzde güzellik
zayıf olmakla özdeşleştirildiğinden, kaygılanıp; durumlarını
abarttıklarını gösterse de toplumumuzda belli yaşın
üstündeki pek çok kadının hakikaten bir kilo problemi olduğu
ortadadir. Gelin yazımızda bu durumun sebepleri üzerine
beraberce düşünelim:

Sosyal bir olay...

Türk kadını için yemek yemek sosyal bir olay…
Kendisine sofra dahi hazırlamayan çok sayıda kadın, grup
halinde yemekten büyük keyif alır. Bu yönüyle kadınların
bir araya geldiği her ortam az da olsa kalori yüklüdür.
Çayın yanının boş kalmaması gerektiğini düşünen bir milletin,
hamaratlıkta rekabet eden kadınları buluştuğunda, akla
zarar manzaralar ortaya çıkar. Çeşit sayısı 14-15’i bulan günleri
bir kenara koyup, ahirete yatırım yapma niyetiyle kurulan
gruplara baktığımızda dahi ikram hususunda ipin ucunun
kaçtığı görülür. Misafire bir şey vermemeye kimse
yanaşmaz, bir çeşidin yeterli olacağına inanmaz, tuzlusu tatlısı
derken çeşit önce ikiye, salata ilavesiyle ise üçe yükselir.
“O sayılmaz”, “Bunu ben yapmadım, falanca getirdi.”, “Fatma
Hanım da geçen hafta dört çeşit yapmıştı.” gibi bahanelerle
kural delik deşik edilir. Pasta börek dolu tabaklar bitirildiğinde
“Böyle günlerde akşam yemeği yemiyorum” şeklinde
içler rahatlatılmaya çalışılsa da bu tip oturmalarda yenenlerin
kadınlara yağ ve kilo olarak döndüğü aşikârdır.
Türk mutfağı zaten yağı, salçası, unu bol çeşitler içerir.
Bu zengin yemek kültürü içindeki kebap ve şerbetli tatlılar
daha çok erkeklere hitap eder. Kadınların tercihleri ise
muzur şeylerden yanadır. Ekmeği bandıra bandıra yiyebilecekleri
ekşili, acılı, iştah açıcı şeyleri sever kadınlar. Gözleme,
bazlama yapar. Turşu yer, acı sos hazırlar. “Kilo alıyoruz”
gerekçesiyle ev oturmalarında hamur işlerini azaltıp salatalara
ağırlık verme kararı alır ama ortaya yine nohutlu, bulgurlu,
patatesli çeşitler çıkarır, yoğurtlu olanlara lezzet vermesi
için mayonez ilave eder. Tatsız tuzsuz değil bilakis son derece
nefis hale getirilmiş salatalardan da elbette bir değil birkaç
kaşık almak gerekir.

Hatırım için ye!

Neyse yediklerimiz, içtiklerimiz bizlere kalsın; toplumsal
bazı değerlerin de kadınları şişmanlattığı bir gerçektir.
Mesela bir kadın ne kadar tok olursa olsun “Hatırım için
ye!” diye sunulan bir ikramı asla reddetmez. Ev sahibinin
gönlü kırılmasın diye hazırlanan çeşitlerin hepsinin en azından
tadına bakmaya gayret eder. Yemekler çöpe dökülmesin,
israf olmasın diye çocuklarının tabaklarında bıraktıklarını
ağzına atıverir. Artan sürten yemekleri, tencere dibinde
kalan son birkaç kaşığı bitirir. Tüm bu hassasiyetlerin bedelini
ise maalesef kilo alarak öder.
Yine de kadınların kilo almalarındaki en önemli etken
hamile ve emzikli oldukları dönemlerdir. Bu özel zamanları
sınırsız yemek yeme fırsatı olarak değerlendirenler müstesna,
yavrucukların büyüyebilmeleri için kurulmuş düzen
gereği; tüm kadınların iştahları ellerinde olmadan açılır.
Yeme konusunda toplumsal destek de büyüktür: “Sen ye, iki
canlısın. Biraz daha al, bebek emziriyorsun, süt olsun” derken
haddinden fazla yedirilir bu tip kadınlara. Gebelikte alınan
20- 30 kilonun doğumla giden kısmı da süt yapsın diye
içirilen kompostolar, yedirilen tatlılar ile geri alınır. İlk bebekten
kalan kilolar henüz verilememişken ikinci hamilelik başlar.
Böylece eski kilo ve ölçülere dönmek hayal olur.
Her ne kadar Türk kadını “Ne yapayım? Su içsem yarıyor”
bahanesinin ardına sığınsa da yiyip içtiklerimiz yabana atılır
cinsten değil hani. Düzenli egzersiz yapma kültürü olmayan,
bol kalorili bir mutfağa sahip bir toplumun üyelerinin
bu kadar çok yiyip zayıf kalmayı ummaması gerekir zaten.
Eğri oturup doğru konuşalım: İnsanlık dışı diyet listelerini
uygulamak, büyücülerin hazırladığı iksirlere benzer sıvıları
içmek yerine, yediğimizi itiraf edip, gereken azaltmayı yapmaya
çalışalım. Masa başında fazla kilolardan şikâyet etmekten
daha çok işe yarayacağına eminim : )

Dilşad AKTAŞ

Not:Fotoğraflar Boyut Yayıncılık'tan çıkan Butik Pastacılık
kitabındandır.

AFFETME KILAVUZU


Aşama 1: Öfkeni tanı
Sizin bir damarınız vardır. Basıldı mı kanayan. Kesildi mi öldüren. Sizin bir
damarınız vardır. En zayıf halkanız. Öfkeniz. Size haksızlık yapılınca kabaran
damarlarınız vardır. En savunmasız, en zayıf anınızda yakalayan, tuttu mu bırakmayan.
Arkanızdan iş çevrildi mi taşan damarınız vardır. Kalbinizin hemen biraz
daha solunda. Hayır orada değil, biraz daha aşağı, evet evet kenarda. İşte orada
acının hemen altında öfkelenen yanınız vardır. Siz saygınızdan sustuğunuzda
karşınızdaki size bağırmaya, sizi aşağılamaya devam ettiğinde kalbinizin gümbürdemesini
tetikleyen içiniz vardır. İçinizin en karanlık odası. Nefret. Başkası
size kötülük ettiğinde, onun kadar kötü olmadığınız için ne yapacağını bilmez
halde sadece susan, o gittikten sonra günlerce haftalarca içinden ona cevap
veren, lafını gediğine koyan, kendini savunan ruhunuz vardır. Ama ona bunları
söyleyemediği için kalpte bir yara gibi açık kalan, kaldıkça kurumaktansa tazelenen
yanınız vardır. Kalbinizin en siyah odası: Kin.

Aşama 2: Öfkeni hatırla
Çocukken kimseye karşı kin duymamanız, nefret beslememeniz
söylenirdi. Tüm insanlar iyidir ve kötülüğe kötülükle
cevap vermek erdemsizliktir. Özünde tüm insanlar iyidir
ve kendilerine iyi yaklaşılırsa hatalarını anlayabilirler. Ama en
yakın arkadaşınız gün gelip sizi arkadan vurduğunda, oyun
oynarken giydiğiniz terliği kimsenin ulaşamadığı arka bahçeye
attığında, sizin sevdiğiniz çocuğa gidip ilanı aşk ettiğinde,
birlikte tuttuğunuz sırları gidip annenize anlattığında,
takım oyununda sizi dışarıda bıraktığında, ilk kavganızda
başınıza taş attığında, hayat bilgisi dersinde kopya vermediğinde
anlarsınız annenizin erdemlilik tezinin bir işe yaramadığını.
Kimse aynı değildir. Siz iyisinizdir, o kötü. Ona sorsanız
şimdi hep şakadan yaptığını söyler her şeyi. Halbuki bilmez
içinizde nasıl bir yara açtığını. O acımasız şakalar yüzünden
biriken kininizle nasıl başa çıkmaya çabaladığınızı bilmez.
Ama siz yıllar sonra affetmeye karar verirsiniz onu. Çünkü
çocuklukta açılan yaraların büyüyünce nasıl da sizinle birlikte
büyüdüğünü, sizi nasıl büyüttüğünü görür, eskileri kapatmaya
çalışırsınız.

Aşama 3: Kadın kadının kurdudur (mu?)
Kadın kadının can yoldaşıdır. Kızkardeşidir. Erkeklerin
anlayamayacağı kadar derin bir muhabbet vardır aralarında.
Eskiden birbirleriyle ömür boyu iyi geçinen kadınlara “ahretlik”
denirdi. Yani bu dünyada o kadar iyidirler ki ahrette de birlikte
olacaklarını umut ederek geçinirler. Hatırlarım o birbiriyle
ahretlik olan kadınlar, hayattaki her şeylerini kaybederlerdi.
Eşlerini, çocuklarını (evlenir giderlerdi), sağlıklarını… Ama
ahretlikleri hep kalırdı. Tüm dertlerini, tüm hayat öykülerini
bilen ahretlikleriyle paylaşırlardı. Sizin bir ahretliğiniz var mı?
Ahrette de birlikte olmayı dileyeceğiniz, öbür tarafta da ona
katlanacağınız bir dostunuz? Bir düşünün, ahrete kimi götürmeyi
isterdiniz yanınızda? Yoksa yok mu? Yoksa siz de kadın
kadının kurdudur anlayışını mı benimsiyorsunuz. Kimseye
fazla güvenmemek lazım. Arkadaşlık da bir yere kadar. Öyle
mi? Sizin ahretliğiniz değil, durdurmaya çalıştığınız öfkeniz
var. Kininiz var, herkese şüpheyle yaklaşmanıza neden olan
nefretiniz var.

Aşama 4: Öfkeni susturmaya karar ver
O nefret damarını bir kurutabilseniz hayat daha ılık akacak
parmaklarınızın arasından. Annenizin inandığı ve anlattığı
iyilik dünyası gerçek olacak. İçinize öfke tohumları yerleştiren
ilkokul arkadaşınız artık sizin için önemli olmaktan çıkacak.
O çıktığında, ilk temizliği yaptığınızda içinizde, karanlık
odanızı havalandırdığınızda, iyice bir ozonlayıp dezenfekte
ettiğinizde, kapısını kilitleyecek cesaretiniz olacak. O zaman
iş yerinde arkanızdan iş çeviren, yüzünüze gülüp başkalarına
sizi kötüleyen kişiyi umursamayacaksınız. O zaman beyazları
serdiğinizde üzerine tozlu halısını çırpan komşunuzla kavga
etmemeyi öğreneceksiniz. En ufak bir hatayı yüzünüze çarpan
kayınvalidenize sinirlenmemeyi bileceksiniz. Siz binbir
hazırlıkla yemek yapıp sofrayı kurduğunuzda, tok gelen
eşinize kızmamayı kural edineceksiniz. Siz ne derseniz tersini
yapan çocuklarınıza bağırmamayı öğreneceksiniz. En zor
anınızda yanınızda olmayan arkadaşınızdan bir şey beklemeyeceksiniz.
Doğum gününüzü unutan eşinize kızmayacaksınız.
Kin biriktirmeyecek, öfke toplamayacaksınız. Nefretinizle
başa çıkmayı öğreneceksiniz. Ama nasıl?

Aşama 5: Affet
İslam dinindeki büyük günahlardan biri de kul hakkıdır. O
yüzden bir daha görmeme ihtimaliniz olan insanlardan helallik
dilersiniz. Halbuki kimin yarına çıkma garantisi var? Kimi
bir daha göreceğinize garanti edebilirsiniz? Hangi gününüzü
yarına çıkmayacakmış gibi yaşıyorsunuz ki?
Eğer ruhunuzun temas ettiği, ucundan kıyısından az bile
olsa tanıdığınız her insana karşı kul hakkı kalmaması gerektiğini
düşünerek yaşarsanız affedersiniz işte. Çünkü ahrette bile
hakkınızın geçtiği kişiyi affedecek olan sizsiniz. O yüzden kul
hakkı vebalinden kurtulamazsınız. Çünkü sizi affedecek olan
da bir başkasıdır. Kimsenin hakkının sizde kalmamasını isteyecek
erdeme ulaştığınızda, affedersiniz hayatınıza giren herkesi.
Öfke duvarlarını kırar, içinizin karanlık odalarını aydınlatırsınız.
Kalbinizin kinden açılan yerlerine sevgi yerleştirirsiniz.
Bunlar çok klişe gelebilir ama nefret ettiğiniz, öfke duyduğunuz
insanlara ne kadar önem verdiğinizi anlamak için şunu
sorun kendinize: Sevdiğiniz insanları düşünerek mi daha
çok vakit geçiriyorsunuz, yoksa öfke duyduğunuz insanları
mı? Öfkenin içinizde yayılan, ruhunuzu ele geçiren gücünü
keşfettiğinizde ondan kurtulmanın bir yolunu bulmalısınız.
Yoksa öfke kurt misali kalbinizi yiyecek, bir gün gelecek
siz de o nefret ettiğiniz insan haline dönüşeceksiniz. Ondan
bir farkınız kalmayacak.

Aşama 6: Keşfet
Ne zaman birine kızmak gelse içinizden, bu duyguyu içinizin
hangi köşesinde hissettiğinizi anlamaya çalışın. Ve kalbinizin
yüz ölçümünün ne kadarını kapladığını… Nefret ettiğiniz
kişiye yapacağınız en büyük kötülük onu yok saymaktır.
İçinizin bir köşesinin bile onun öfkesiyle kaplamaya değmeyecek
olduğunu düşünün. O zaman annenizin o hayret ettiğiniz
sabrına ve sakinliğine ulaşmış olursunuz işte.

Zeynep ZELAN

GÖKHAN ÖZCAN İLE SERÇE PARMAĞIM


Daha önce bir “saniye koleksiyoncusu”yla tanışmış mıydınız?
“Nerelisin sen?” sorusuna “Ölümlü” diye cevap veren
bir öykü kahramanı da aklınıza gelmemiş olabilir. Gökhan
Özcan’ın yeni öykü kitabı “Serçe Parmağı”nda bu ilginç
kahramanlarla tanışabilirsiniz. Mesela bu kitapta prensesin
pamuğu değil ölüsü makbul ama cüceler yerli yerinde
duruyor merak etmeyin. Gökhan Özcan ile “Serçe Parmağı”
nı, Özcan’ın dünyasını, itirazlarını, insan olmayı ve sizi
düşünmeye sevk edecek pek çok şeyi konuştuk.

“Gökhan Özcan” ve “sıra dışı” kelimesi arasında
nasıl bir ilişki kurarsınız?


Mecburen sıra dışı bir ilişki kurmam gerekir. Çünkü dünyanın
en sıra dışı insanı bile olsanız, bu sizin için doğal olarak
sıradanlıktır. Çünkü sizin normaliniz odur. Başkalarına
sıra dışı da gelebilir. Bunu bilemez, anlayamazsınız. Sıra dışı
olmak gibi bir kaygım yok, aksine ben insanın sıradanlığını
içine sindirmeden doğru şeyler üretemeyeceğini düşünürüm.
Söz konusu sıra dışılık doğrudan benimle ilgili değil
de yazdığım metinlerle ilgiliyse o da tartışılır. Elinde cetvel
gönye ile edebiyatı mütemadiyen ölçen biçen insanlar
var. Ölçerler bakarlar, hükmü verirler. Benim kanaatim
mesele edebiyatsa sıra dışılığın tek başına bir değer olmadığıdır.
Çok klasik diyebileceğimiz metinler içinde mükemmel
edebiyat eserleri vardır. Sıra dışı olarak niteleyebileceğimiz
halde hiçbir değer taşımayan metinlere de sık sık rastlarız.
Ben elimden geleni en samimi tonlarda yapmaya çalışıyorum
sadece. Ortaya çıkanlar bunlar… Sıra dışı bulanlara
da, bulmayanlara da eyvallah… Benim bu topa girmemem
en doğrusu…

“Serçe Parmağı” isimli öykü kitabınızı karpuzlu
kekinize ithaf ettiğinizi okuduğumda, öykülerinizin
damakta karpuzlu kek tadı bıraktığını düşündüm.
Sahi hiç tadılmayan, hiç bilinmeyen, hiç akla gelmeyen
bu tadı damaklarda bırakmayı nasıl başarıyorsunuz?


Böyle düşünüyorsanız bu benim için iyi bir şey elbette,
teşekkür ederim. Ama böyle düşünmeyenler de olacaktır.
Edebiyat zevklerin ve renklerin en çok tartışıldığı alanlardan
biri… Zevkleri ve renkleri, daha genel anlamıyla dünyaları
birbiriyle uyuşan insanlar arasında bu türden bir etkileşim
ortaya çıkıyor. Edebiyat bu anlamda çok geniş, çok mükellef
bir sofra… Herkesin damak tadına uygun bir şeyler var
o sofrada. Yazdıklarımı lezzetli bulanlar olduğunu kadar,
“Sizin yazdıklarınızı bir türlü anlayamıyorum” diyenler de,
“Sizin dünyanıza hiç giremedim” diyenler de olabilir. O sofradan
onlar da kendilerini doyuracak tadı, lezzeti arar bulurlar.
Önemli olan aç kalmamaktır. Herkesin edebiyat sofrasından
bir nasibi, alacağı bir azığı olmalı… Çok sert, çok hoyrat,
yer yer çok kaba saba ilişkilerle dolu bir dünyada yaşıyoruz.
Bunu değiştirebilecek, daha insanî diyebileceğimiz bir
kıvama taşıyabilecek olan şeylerden biri edebiyat… Sözün
gücünü, zenginleştirici, derinleştirici etkisini kaybettik farkında
olmadan. Sözü geri kazanmalıyız. Buradan bakınca
yazma uğraşının kendisini de, bütün dil ve üsluplarıyla edebiyatı
da çok hayati bir ihtiyaç olarak görmek gerekiyor. Her
yazar kendi gönlü genişliği ölçüsünde kendinden bazı tatlar,
lezzetler koyabilmeli o sofraya. Bütün yazarların ve şairlerin
gayreti bunun için biraz da… Benim yapmaya çalıştı32
ğım şey de acizane bu…

Yine son kitabınızı ele alacak olursak, bunalımlı
anlardan espriler çıkartıyorsunuz ama kitabın genelinde
bir kasvet havası var gibi. Özellikle kitabınızın
son öyküsü “Canan”ı okurken ruhum acıdı diyebilirim.
Öykülerinizi yazarken siz nasıl bir ruh halindesiniz?


“Canan”dan başlayalım… Genel anlamda çok kasvetli
ya da karamsar bir öykü değil bana göre “Canan”. Evet insana
dokunan bir yanı var. Ama iyi gelen bir tarafı da var. Her
şeyin sebep-sonuç ilişkileriyle açıklandığı bir dünyada, ısrarla
ve umarsızca aşkı kalbinde taşıyan, bunu hayatı bilen bir
insan var. Bu buzul çağında ne kadar sıcacık bir insanlık bu...
Ben böyle görüyorum o karakteri ve dünyasını… Hepimiz
her şeyden somut bir sonuç bekler hale geldik. Oysa mesela
aşksa konu, bizzat kendisi yaşatamaz mı insanı? Eski zamanlarda
yaşatırdı. Kazanmak için kavuşmak şart mı? Asıl kazanç
kalbini doldurabilmek değil mi? Bomboş kalplerle yaşıyor
bugünün insanı… Sevdiğini söylediği hiçbir şeyi can-ı
gönülden sevmiyor aslında. İnsanların birbirleriyle ilişkilerinde
çok bariz biçimde görünüyor bu. Bize çok elle tutulabilir
bir faydası dokunması gerekiyor bir şeyin ki onu sevebilelim.
Çiçekleriyle konuşan, saatlerce denizi seyreden, badem
ağaçlarının açmasına çocuklar gibi sevinen insanlar çok az
artık. Böyle şeylere vaktimiz yok. Sürekli bir hareketin içinde
olmazsak sıkılıyoruz. Hayatımızda yer açtığımız her şeyin
bizi eğlendirmesi, hayat ve insan hakkında düşünmekten
alıkoyması gerekiyor. Kendimizden de, insan olmaktan da,
insanı düşünmekten de kaçmaya çalışıyoruz. Böyle bir hayata
kodlandık. Hiçbir şey canımızı acıtmasın istiyoruz, içimize
dokunmasın, özümüzü bize hatırlatmasın. Yaşadığımızı nasıl
hissedeceğiz peki? Bir şeyler içimize dokunmalı, insan doğrudan
insan olmakla ilgili o sancıları çekmeli. Ancak böyle
olursa bir kalp sahibi olunur. Ancak böyle olursa bir vicdan,
bir izan, bir sevme iştiyakı oluşur insanda. Etrafa bakıp
“Dünya ne hale geldi” diye söyleniyoruz. Kim emek veriyor
ki hayatına! Kim çekmeyi göze alabiliyor ki insan olmanın
yükünü! Ben bu yalan dolanla yüzleşmemiz gerektiğini
düşünüyorum. Bu tokatları yemeliyiz hepimiz. İnsanlığımızı
başka türlü hatırlama ihtimalimiz yok görünüşe göre. Bugün
yaşanan hayata, bugünün insanlığına itirazı olmayanlara bir
sözüm yok. Ama bir itirazımız varsa, daha hakiki bir hayat ve
insanlık için o itirazımızı canlı tutacaksak canımız acıyacak.
Hakikatin bir bedeli var. Yalanlardan kurtulabilmek o bedelleri
ödemekle mümkün. O çileyi çekmekle… Ben itirazlarımı
yazarak yaşatma derdindeyim. Bunun kasvetli bir tarafı
da var elbette, olmalı da… Eğlenmek, vakit geçirmek, ihtiraslarımızın
elinde oyuncak olmak için gelmedik dünyaya.
Bunun için gönderilmedik. Kendi hakikatimizi aramak,
bunun kalp yükünü taşımak için geldik. Bu sıkıntıya gönüllü
olmak durumundayız. Ama içimizde yaşamaya devam eden,
görünce içimize bir sıcaklık veren ne varsa onları da yaşatmak
zorundayız. Güzelliğimizi kaybedersek hayatiyetimizi de
kaybederiz. Bir şeyleri karşılıksızca sevmek, âlemi güzelleştiren
her şeye hesapsızca hayran olmak bizi de insan yapacaktır.
İnsanlığımızı hissetmemizi sağlayacaktır. İnsanlığımızı
hissettiğimiz sürece, gün gelip “derdim bana derman imiş”
diyenleri anlamak da mümkün olabilecektir diye düşünüyorum.
Bizim köklerimiz böyle bir medeniyet toprağına uzanıyor.
Bu bağ epeyce zayıflamış olabilir ama kopmadı hâlâ. Aşk
ile yanan pervaneleri unutmadık daha. Bunları aklımda tutmaya
çalışıyorum yazarken. Bir ruh hali içinde olmaya çalışıyorum.
Çünkü bir ruh haline sahip olabilmek için çok gayret
gerekiyor bugün.

(devamı TURUNCU Ocak 2011 Sayısında)

Hatice ERGİN FERİK

NECLA SAYDAM İLE KADINNEWS ÜZERİNE...

Kadınnews sanal ortamda kadınlara yönelik yazılarla dikkat
çeken bir site...Hemen herkes kendinden birşeyler bulabilir
bu sitede...Pek çok köşe kadınların halinden biz anlarız
iddiasıyla okuyucusuyla buluşuyor...Kadınnews ile ilgili
hemen herşey aşağıdaki satırlarda...

Kadınnews fikri nasıl ortaya çıktı? Amacınız neydi?
Hedef kitleniz kimlerdi?...


Necla Saydam : İki açıdan kadınnews fikrini pişirdik ve
ortaya çıkardık.Öncelikle toplumumuzda kadın ve medya ,
kadın ve hayat, kadın ve iş dediğimizde ve son olarak kadın
ve internet dediğimizde belli başlı kalıplar dışında pek bir
seçenek görmüyoruz. Özellikle internet medyası açısından
baktığımızda kadın için düşünülen site ve kategorilerin
sadece moda, kişisel bakım, güzellik ,cinsellik, çocuk gibi
birkaç alanda daraltıldığını görüyoruz. Bizim bu noktada
bir itirazımız vardı. Kadın ve erkek cinsleri açısından farklılık
vardır ama hiyerarşik bir yapılanma yoktur. Birini daha dar
bir alana hapsedip diğerini daha geniş bir alana yayamazsınız.
Halihazırda yayın yapan haber sitelerinde kadın kategorisi
açıp bu kategoriyi üç beş bölümle sınırlandıran zihniyete
karşı bir duruş sergilemek istedik. Politikasıyla, ekonomisiyle,
medyasıyla, kültür-sanatıyla, ailesiyle ve yine kadına
özel bir takım alanlarıyla da geniş içerikli bir yayın yapıyoruz
ve bunu kadınlardan oluşan ekibimizle gerçekleştiriyoruz.
Birinci nedenimiz bu tepkidendi. (Hatta biraz da ironik
bir şekilde ekonomi, spor ve otomobil bölümlerinden oluşan
erkek kategorisi açtık sitede)
İkincisi medya yayınlarına baktığımızda ki genellikle
yayın yönetmenleri ve editörler açısından medya patronları
açısından erkek egemendir. Bu da kadın duyarlılığının kadın
bakış açısının farklılığını, kadın algısının zenginliğini ve duygusallığını
habere yansımasına engel oluyor diye düşünüyorum.
Belki de bu nedenle medyada özellikle haber alanında
birbirinden çok farklı yansıtmalara rastlamıyoruz . Bir
haber portalı hazırlayarak kadın bakışının/algısının farkını
ortaya koymak istedik. Sitemizin sloganına da kadın gözüyle
gündem dedik. Özetle kadın bakış açısının ve kadın cinsinin
haber seçiciliği ve yorumundaki farklılığını da ortaya koymak
amacıyla ‘kadınnews’ dedik sitemizin adına.Hedef kitlemize
gelince öncelikle isminden dolayı ziyaretçi profilinde
kadınların başta geleceğini düşünüyorduk. Nitekim öyle
de oldu. Ancak şu anda memnuniyetle görüyoruz ki kadın
erkek okuyucularımız var. Eğitim ve kültür seviyesi açısından
da oldukça yüksek bir ziyaretçi kitlemiz var.

Neden kadınnews?

Aslında bu isme dair çok eleştiri de aldık çok takdir de
edildik. Bir seçim yaptığınızda mutlaka onaylayan da onaylamayan
da oluyor. Kadınnews dememizin birinci sebebi
kadın bakış açısının habere yansımasına, haber sunumdaki
farkını anlatmak için az ve öz bir tanımlamaya ihtiyacımız
vardı. Aslında ses vurgusu bana çok anlamlı gelmemesine
rağmen isimde ilk etapta kendimizi tanımlamak, anlatmak
için kadın vurgusunu yapmamız gerekiyordu. “News”e
gelince, zaten en çok bu konuda eleştiri alıyoruz, “neden
İngilizce?” diye. Öncelikle bunun teknik bir sebebi var.
İnternetten “kadın ve haber”le ilgili isim satın almak istediğinizde
maalesef bu isimlerin boşta olmadığını gördük , hepsi
satın alınmış. Ayrıca bizim hedeflerimiz arasında uluslar arası
yayın yapmak da var biraz da o yüzden “kadınnews” oldu.
Uluslararası ortak bir dili olsun istedik. Hem politik hem de
toplumsal açılardan bir çok anlamı da ifade ediyor.Proje aşamasında
arkadaşlarımızla oturduk düşündük, hem yaptığı
çağrışım açısından hem uzun vadedeki hedeflerimiz açısından
bu ismi seçtik.

Nasıl tepkiler geliyor size amaçladığınız hedefe
ulaştığınızı düşünüyor musunuz?


Önce tersten başlayayım; hedeflerimize planladığımızdan
daha hızlı ulaşmaya başladığımızı düşünüyorum. En
azından istatistiklerimiz bunu gösteriyor. Tabii ki uzun vadeli
hedeflerimiz açısından çok yol almamız gerekiyor.
Nasıl tepkiler geliyor sorusuna gelince; Hem olumlu
hem olumsuz tepkiler geliyor. İlk başta ismimize tepkiler alıyoruz.
Neden İngilizce kelimesi var neden kadın vurgusu
var gibi. Ama sitenin genel yayın politikası genel yayın çizgisi
açısından olumsuz değil tam tersine teşvik edici, motive
edici tepkiler alıyoruz.

Gelen tepkiler arasında ilginç bulduğunuz, komik
tepkilerde var mı?


Benim aklıma ilk gelen; referandum sürecinde yayın çizgimizden
dolayı, yayın çizgimizi onaylamayan bazı okuyucularımızdan
biraz aba altından sopa gösteren, biraz küfürlü
mailler aldık. Bazen karışıklıklar da oluyor. Mesela Ebru
Şallı’nın kremini yazıyorsunuz arayıp satın almak istediklerini
söylüyorlar. İnternette dolaşan kadınlarımızın biraz daha
algılarının değişmesine ihtiyaç var. Bize en çok geri dönüşüm
bu konularda oluyor. Ne zaman bir kozmetik haberi
koysak, bunun bir haber olduğunu unutup bizim o kozmetiğin
pazarlayıcısı olduğumuzu sanıp bizden o kozmetiği
istiyorlar.

Site sahibi bir kadın olmak sizi ve hayatınızı nasıl
etkiliyor?


Site sahibi bir kadın olmak değil de evi dışında bir işi
daha olan bir kadın olmak biraz daha yorucu oluyor. Biraz
daha ailemizin, çocuklarımızın vakitlerinden çalıyoruz. Biz
bunu mümkün olduğunca (ki bizim kadromuz kadınlardan
oluşuyor ) aramızdaki dayanışmayla hafifletmeye çalışıyoruz.
Karşılıklı olarak günlük rutin işlerimizin arasında görev
paylaşımı yapıyoruz. Evimize ve ailemize zaman ayırmamız
gerektiğinde -kadın kadının halinden anlar düsturuyla-
diğer editör imdada yetişiyor. Paslaşarak dayanışıyoruz.
Ama gerçekten yorucu tarafı çok var. Dışarıdan bakıldığında
sonuçta internetin başında oturuyorsunuz maksimum
ne olabilir ki gibi gelse de oldukça zaman alıcı ve zihinsel
anlamda yorucu bir iş bu. Bazen saatlerce, 6-7 saat aralıksız
bilgisayarın başında olduğumuz oluyor. Bel fıtığı oldum bu
süreç içerisinde.
Bunları tolere eden şey ise bir değer ürettiğinizi görmek.
Ve Karşıdan bir geri bildirim geldiğinde bu bizim için bütün
rahatsızlıklarımızı giderici bir ilaç gibi oluyor. O yüzden
ciddi bir efor istemesine ve maddi bir getirisi de olmamasına
rağmen arkadaşlarım ve ben özveriyle çalışıyoruz. Ama
her şeye rağmen büyük bir şevkle her gün yeni bir gündemi
oluşturuyoruz. Bu arada site editörlerimiz Mukadder
Bahadır, Fatma Aykaç özellikle her ikisi de benim sitede her
işimde imdadıma yetişen editörlerim ve her ikisi de aynı
zamanda anne aynı zamanda ev sorumluluklarını bizzat
yapan hanımlar. Belki bu açıdan da irdelenmesi gerekiyor
bu çalışma içersinde. Kadınlarımız yeter ki istesinler, yeter ki
fırsat verilsin çok fazla şeyler üretmeye muktedirler bütün
zorluklara rağmen… Bir parantez açıp şunu da vurgulamak
istiyorum; her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır
denir ama başarılı kadın dediğimizde bu kendisine köstek
olmayan bir erkek sayesinde olmuştur aslında.

Yani her başarılı kadının arkasında kendisine köstek
olmayan bir erkek vardır da diyebiliriz.


Gerçekten, kendi şartlarımız içersinde deyim yerindeyse
“zaman yaratıp” bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Sitede her
gün haber güncelleme dışında yazarlarımızla diyaloglarımız,
toplantılarımız oluyor. En son Ramazan da bir toplantımız,
iftar yemeğimiz oldu yazarlarımızla. Bunları da editör
arkadaşlarımın yardım ve desteğiyle yapabiliyoruz. Bu sitedeki
ekip çalışmasında kadınlar arasındaki dayanışmayı da
gördüm özellikle editörlerimizin yanı sıra, kadın yazarlarımız
şevkle yazılarını yazıyor ve sizin için ne yapabiliriz diye soruyorlar.
Bu dayanışma beni gerçekten çok duygulandırıyor …
Bir çok yerde yazan yazarlarımız var bunu yanında bu
sitede yazmaya başlayan ve bu sitede yazarak yazarlığını
keşfeden ve geliştiren arkadaşlarımız da var. Çeşitli meslek
gruplarından kadınlarımız var. 26 köşe yazarımızın 23 tanesi
kadın.

Mukadder Hanım sizden de sitedeki kategorilerle
ilgili bilgi alalım. İlginç kategoriler gözüme çarptı.


Mukadder Bahadır : Kategorilerimiz içerisinde diğer
haber sitelerinde yer alan politika, medya, eğitim, araştırma,
edebiyat gibi kategorilerin yanı sıra bize özel kategorilerimiz
de var. Yani bir kadın haber sitesinde, sadece kadın
özelinde neler olabilir dediğinizde bulabileceğiniz bazı kategoriler
var. Mesela; annelik halleri, kadının yalın hali bunlar
arasında. Ayrıca çok ilgi çeken bir köşemiz daha var;
e-danışma köşesi. Bu köşede Danışman Psikolog Rukiye
Karaköse e-danışanların sorunlarına çözüm önerileri sunuyor.
Gerçekten farklı konularla farklı kesimlerden ve ağırlıklı
olarak da bayan okuyucularımızdan çeşitli sorular geliyor. Bu
sorulara çözüm önerilerini; bilgisi, tecrübesi ve sağduyusuyla
büyük bir olgunlukla sunuyor danışmanımız. Bu köşemize
her geçen gün ilgi artmakta ve danışanlar çoğalmakta. .

Site iletişim bilgileri;
www.kadinnews.com
bilgi@kadinnews.com
editor@kadinnews.com

Sümeyye Kavuncu