23 Şubat 2011 Çarşamba

GÖKHAN ÖZCAN İLE SERÇE PARMAĞIM


Daha önce bir “saniye koleksiyoncusu”yla tanışmış mıydınız?
“Nerelisin sen?” sorusuna “Ölümlü” diye cevap veren
bir öykü kahramanı da aklınıza gelmemiş olabilir. Gökhan
Özcan’ın yeni öykü kitabı “Serçe Parmağı”nda bu ilginç
kahramanlarla tanışabilirsiniz. Mesela bu kitapta prensesin
pamuğu değil ölüsü makbul ama cüceler yerli yerinde
duruyor merak etmeyin. Gökhan Özcan ile “Serçe Parmağı”
nı, Özcan’ın dünyasını, itirazlarını, insan olmayı ve sizi
düşünmeye sevk edecek pek çok şeyi konuştuk.

“Gökhan Özcan” ve “sıra dışı” kelimesi arasında
nasıl bir ilişki kurarsınız?


Mecburen sıra dışı bir ilişki kurmam gerekir. Çünkü dünyanın
en sıra dışı insanı bile olsanız, bu sizin için doğal olarak
sıradanlıktır. Çünkü sizin normaliniz odur. Başkalarına
sıra dışı da gelebilir. Bunu bilemez, anlayamazsınız. Sıra dışı
olmak gibi bir kaygım yok, aksine ben insanın sıradanlığını
içine sindirmeden doğru şeyler üretemeyeceğini düşünürüm.
Söz konusu sıra dışılık doğrudan benimle ilgili değil
de yazdığım metinlerle ilgiliyse o da tartışılır. Elinde cetvel
gönye ile edebiyatı mütemadiyen ölçen biçen insanlar
var. Ölçerler bakarlar, hükmü verirler. Benim kanaatim
mesele edebiyatsa sıra dışılığın tek başına bir değer olmadığıdır.
Çok klasik diyebileceğimiz metinler içinde mükemmel
edebiyat eserleri vardır. Sıra dışı olarak niteleyebileceğimiz
halde hiçbir değer taşımayan metinlere de sık sık rastlarız.
Ben elimden geleni en samimi tonlarda yapmaya çalışıyorum
sadece. Ortaya çıkanlar bunlar… Sıra dışı bulanlara
da, bulmayanlara da eyvallah… Benim bu topa girmemem
en doğrusu…

“Serçe Parmağı” isimli öykü kitabınızı karpuzlu
kekinize ithaf ettiğinizi okuduğumda, öykülerinizin
damakta karpuzlu kek tadı bıraktığını düşündüm.
Sahi hiç tadılmayan, hiç bilinmeyen, hiç akla gelmeyen
bu tadı damaklarda bırakmayı nasıl başarıyorsunuz?


Böyle düşünüyorsanız bu benim için iyi bir şey elbette,
teşekkür ederim. Ama böyle düşünmeyenler de olacaktır.
Edebiyat zevklerin ve renklerin en çok tartışıldığı alanlardan
biri… Zevkleri ve renkleri, daha genel anlamıyla dünyaları
birbiriyle uyuşan insanlar arasında bu türden bir etkileşim
ortaya çıkıyor. Edebiyat bu anlamda çok geniş, çok mükellef
bir sofra… Herkesin damak tadına uygun bir şeyler var
o sofrada. Yazdıklarımı lezzetli bulanlar olduğunu kadar,
“Sizin yazdıklarınızı bir türlü anlayamıyorum” diyenler de,
“Sizin dünyanıza hiç giremedim” diyenler de olabilir. O sofradan
onlar da kendilerini doyuracak tadı, lezzeti arar bulurlar.
Önemli olan aç kalmamaktır. Herkesin edebiyat sofrasından
bir nasibi, alacağı bir azığı olmalı… Çok sert, çok hoyrat,
yer yer çok kaba saba ilişkilerle dolu bir dünyada yaşıyoruz.
Bunu değiştirebilecek, daha insanî diyebileceğimiz bir
kıvama taşıyabilecek olan şeylerden biri edebiyat… Sözün
gücünü, zenginleştirici, derinleştirici etkisini kaybettik farkında
olmadan. Sözü geri kazanmalıyız. Buradan bakınca
yazma uğraşının kendisini de, bütün dil ve üsluplarıyla edebiyatı
da çok hayati bir ihtiyaç olarak görmek gerekiyor. Her
yazar kendi gönlü genişliği ölçüsünde kendinden bazı tatlar,
lezzetler koyabilmeli o sofraya. Bütün yazarların ve şairlerin
gayreti bunun için biraz da… Benim yapmaya çalıştı32
ğım şey de acizane bu…

Yine son kitabınızı ele alacak olursak, bunalımlı
anlardan espriler çıkartıyorsunuz ama kitabın genelinde
bir kasvet havası var gibi. Özellikle kitabınızın
son öyküsü “Canan”ı okurken ruhum acıdı diyebilirim.
Öykülerinizi yazarken siz nasıl bir ruh halindesiniz?


“Canan”dan başlayalım… Genel anlamda çok kasvetli
ya da karamsar bir öykü değil bana göre “Canan”. Evet insana
dokunan bir yanı var. Ama iyi gelen bir tarafı da var. Her
şeyin sebep-sonuç ilişkileriyle açıklandığı bir dünyada, ısrarla
ve umarsızca aşkı kalbinde taşıyan, bunu hayatı bilen bir
insan var. Bu buzul çağında ne kadar sıcacık bir insanlık bu...
Ben böyle görüyorum o karakteri ve dünyasını… Hepimiz
her şeyden somut bir sonuç bekler hale geldik. Oysa mesela
aşksa konu, bizzat kendisi yaşatamaz mı insanı? Eski zamanlarda
yaşatırdı. Kazanmak için kavuşmak şart mı? Asıl kazanç
kalbini doldurabilmek değil mi? Bomboş kalplerle yaşıyor
bugünün insanı… Sevdiğini söylediği hiçbir şeyi can-ı
gönülden sevmiyor aslında. İnsanların birbirleriyle ilişkilerinde
çok bariz biçimde görünüyor bu. Bize çok elle tutulabilir
bir faydası dokunması gerekiyor bir şeyin ki onu sevebilelim.
Çiçekleriyle konuşan, saatlerce denizi seyreden, badem
ağaçlarının açmasına çocuklar gibi sevinen insanlar çok az
artık. Böyle şeylere vaktimiz yok. Sürekli bir hareketin içinde
olmazsak sıkılıyoruz. Hayatımızda yer açtığımız her şeyin
bizi eğlendirmesi, hayat ve insan hakkında düşünmekten
alıkoyması gerekiyor. Kendimizden de, insan olmaktan da,
insanı düşünmekten de kaçmaya çalışıyoruz. Böyle bir hayata
kodlandık. Hiçbir şey canımızı acıtmasın istiyoruz, içimize
dokunmasın, özümüzü bize hatırlatmasın. Yaşadığımızı nasıl
hissedeceğiz peki? Bir şeyler içimize dokunmalı, insan doğrudan
insan olmakla ilgili o sancıları çekmeli. Ancak böyle
olursa bir kalp sahibi olunur. Ancak böyle olursa bir vicdan,
bir izan, bir sevme iştiyakı oluşur insanda. Etrafa bakıp
“Dünya ne hale geldi” diye söyleniyoruz. Kim emek veriyor
ki hayatına! Kim çekmeyi göze alabiliyor ki insan olmanın
yükünü! Ben bu yalan dolanla yüzleşmemiz gerektiğini
düşünüyorum. Bu tokatları yemeliyiz hepimiz. İnsanlığımızı
başka türlü hatırlama ihtimalimiz yok görünüşe göre. Bugün
yaşanan hayata, bugünün insanlığına itirazı olmayanlara bir
sözüm yok. Ama bir itirazımız varsa, daha hakiki bir hayat ve
insanlık için o itirazımızı canlı tutacaksak canımız acıyacak.
Hakikatin bir bedeli var. Yalanlardan kurtulabilmek o bedelleri
ödemekle mümkün. O çileyi çekmekle… Ben itirazlarımı
yazarak yaşatma derdindeyim. Bunun kasvetli bir tarafı
da var elbette, olmalı da… Eğlenmek, vakit geçirmek, ihtiraslarımızın
elinde oyuncak olmak için gelmedik dünyaya.
Bunun için gönderilmedik. Kendi hakikatimizi aramak,
bunun kalp yükünü taşımak için geldik. Bu sıkıntıya gönüllü
olmak durumundayız. Ama içimizde yaşamaya devam eden,
görünce içimize bir sıcaklık veren ne varsa onları da yaşatmak
zorundayız. Güzelliğimizi kaybedersek hayatiyetimizi de
kaybederiz. Bir şeyleri karşılıksızca sevmek, âlemi güzelleştiren
her şeye hesapsızca hayran olmak bizi de insan yapacaktır.
İnsanlığımızı hissetmemizi sağlayacaktır. İnsanlığımızı
hissettiğimiz sürece, gün gelip “derdim bana derman imiş”
diyenleri anlamak da mümkün olabilecektir diye düşünüyorum.
Bizim köklerimiz böyle bir medeniyet toprağına uzanıyor.
Bu bağ epeyce zayıflamış olabilir ama kopmadı hâlâ. Aşk
ile yanan pervaneleri unutmadık daha. Bunları aklımda tutmaya
çalışıyorum yazarken. Bir ruh hali içinde olmaya çalışıyorum.
Çünkü bir ruh haline sahip olabilmek için çok gayret
gerekiyor bugün.

(devamı TURUNCU Ocak 2011 Sayısında)

Hatice ERGİN FERİK

1 yorum:

  1. harıka bır yazı! okuduktan sonra bu kıtap alınmaz mı hıc????

    YanıtlaSil